Tarih: 20.02.2026 09:33

TATLININ TARİH YOLCULUĞU!

Facebook Twitter Linked-in

Uzman Dr. Ali Coşkun, tatlının Türk mutfağına Orta Asya'da "güç düşüren zehir" olarak bilinirken, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde saray ve halk sofralarına nasıl girdiğini, baklava ve tavuk göğsü gibi klasik tatlıların tarihçesini anlattı.

Türk mutfağının vazgeçilmez lezzetlerinden tatlının tarihsel yolculuğu, Uzman Dr. Ali Coşkun tarafından detaylarıyla anlatıldı. Dr. Coşkun, Orta Asya'dan Osmanlı saray mutfağına kadar uzanan süreci değerlendirerek, tatlının eskiden savaşçılar için "güç düşüren bir zehir" olarak görüldüğünü vurguladı.

Orta Asya'da göçebe olarak yaşayan eski Türk topluluklarının mutfak kültüründe tatlı neredeyse hiç yer almıyordu. Şeker kamışı bilinmediği gibi meyve ağaçları da yok denecek kadar azdı. Tarımın sınırlı olduğu bölgede temel geçim kaynağı hayvancılıktı; koyun, at, keçi etleri ile kımız, yoğurt ve kurut gibi ürünler sofraların baş tacıydı. Dr. Coşkun, bu beslenme düzeninin savaşçılar için hayati öneme sahip olduğunu belirterek, protein ağırlıklı diyetin kan şekerini dengede tuttuğunu ve ani enerji düşüşlerini engelleyerek uzun süreli dayanıklılık sağladığını ifade etti.

Göktürk Kağanlığı döneminde ise pastırma ve ayran gibi gıdalar sofralara eklenirken, şekerli gıdaların kullanımı yavaş yavaş artmaya başladı. Uygur Türk Devleti döneminde ise yerleşik hayata geçiş ve Manihaizm inancının etkisiyle et tüketimi azalmış, bunun sonucu olarak savaşçıların gücü düşmüş ve Kırgızların Uygur Devleti'ni ortadan kaldırmasına zemin hazırlanmıştı. Bu dönemde ekmek, kuru üzüm ve meyve kuruları sofralarda yer almaya başlamış, şekerli ürünlerin tüketimi artmıştı.

Tatlıların Türk mutfağına gerçek anlamda girişi ise Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde gerçekleşti. Selçuklular, İran ve Arap mutfaklarıyla tanışarak helva, pekmez, bal şerbeti ve badem ezmeleri gibi tatlıları sofralarına aldı. İlk sütlü tatlı olan muhallebi de bu dönemde Araplardan alınmış ve "hastalara verilen hafif yemek" olarak Anadolu Selçuklu mutfağına girmişti.

Osmanlı döneminde ise tatlı kültürü saray mutfağına taşındı. İstanbul'u fetheden Fatih Sultan Mehmed, helvayı beğenerek sarayda Helvahane kurdurdu. Burada helva, macun, reçel ve şerbetler yapılmaya başlandı. Yavuz Sultan Selim'in Mısır seferiyle şeker kamışı ticaretinin gelişmesi, şerbetlerin ve macunların halk mutfağına ulaşmasını sağladı. Kanuni Sultan Süleyman döneminde ise baklava saray mutfağına girdi ve "Baklava Alayı" geleneğiyle devletin tatlısı haline geldi. Kat kat hamur tekniğiyle yapılan baklavanın kökeni Roma-Bizans katmerlerine ve İran badem tatlılarına dayanıyordu.

Dr. Coşkun, tavuk göğsü tatlısının kökeninin Bizans ve Romalılara dayandığını, ancak mükemmelleştirilmesinin Türklere ait olduğunu belirtti. Tavuk göğsü tatlısı, başlangıçta tıbbi diyet yemeği olarak tüketiliyordu. Protein ve nişastanın birleşimi sayesinde hem tok tutuyor hem de enerji dengesi sağlıyordu. Osmanlı saray mutfağında Fatih ve Kanuni dönemlerinde tavuk göğsü, muhallebi, sütlaç, keşkül ve kazandibi gibi sütlü tatlılar Helvahane'de üretilmeye başlandı ve zamanla halk mutfağına da yayıldı.

Dr. Coşkun, Ramazan ayında iftarda süt ve sütlü tatlıların tüketiminin önemine de değinerek, özellikle tavuk göğsü tatlısının mideyi koruyarak uzun süreli enerji sağladığını ve iftar sofralarında sağlıklı bir alternatif olduğunu vurguladı.

Uzman, "Atalarımızın tatlıyı güç düşüren bir yiyecek olarak görmesine rağmen, yerleşik hayata geçiş, İslam kültürü ve ticaret yolları sayesinde tatlıyı mutfağımıza dahil etmişlerdir. Selçuklu ve Osmanlı mutfaklarında tatlı, hem saraylarda hem de halk sofralarında önemli bir yere sahip olmuştur" dedi.

Dr. Coşkun'un sunumu, tatlının tarihsel serüvenini ve kültürel önemini detaylarıyla ortaya koyarken, Türk mutfağının zengin tatlı geleneğinin kökenleri hakkında kapsamlı bir perspektif sundu. Haber Merkezi




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —