Kendi araçlarımız olmadan önce şehir içi ve dışı yolculuklarda toplu taşım araçlarını kullanıyorduk. Özel araçlarımız sayesinde toplu taşım araçlarına pek fazla ihtiyaç duymamaya başladık. Çok nadir de olsa araçlarımız servise verildiğinde toplu taşım araçlarını kullanmak durumunda kalıyoruz. Ama çoğu insan her gün bu araçlara binmek durumunda…
Bugün de arabamın ön camında daha önce bir aracın taş sıçratması ile oluşan çatlak nedeniyle değişim gerekli oldu. Servis sabah saat 8.30 da randevu vermişti. Bende randevuma geç kalmamak için erkenden yola koyuldum ve randevu saatinde servise vardım ve aracımı ilgililere teslim ettim.
Daha önceki servis günümde aracı teslim ettikten sonra yanımda eşimde olunca eve yürüyerek gidelim dedik ve yaklaşık bir saatlik sıkı bir yürüyüşten eve gelebilmiştik. Bugün de hava sıcak olunca bari dolmuşa bineyim de eve öyle gideyim dedim. Yolun karşısına geçtim ve dolmuş beklemeye başladım. Pardon galiba yanlış söyledim onların adı artık dolmuş değil Ordu Büyükşehir Belediyesi Özel halk otobüsü. Bu arada benden önce durakta bir kişi vardı, sonra benim peşimden genç bir hanımefendi geldi. Bekliyoruz dolmuş gelecek.
Bizim hatta gidecek dolmuş geldi. Ben benden önce bekleyen biner mi diye bekledim, baktım binmiyor. Dolmuşa doğru hareket ettim, bir baktım benden sonra gelen hanımefendi çoktan binmiş. Dakika bir gol bir. İnsan kurallar gereği kendinden önce gelenin binmesi için sırasını bekler, bıraktım beklemeyi ben yaşı yetmişe merdiven dayamış ve ona göre yaşlı biriyim, saygıdan dolayı bana öncelik vermesi gerekirken benden önce girdi ve oturdu. Ben mecburen onun yerine ayakta kaldım.
Pandemiden önce önceki başkan döneminde 65 yaş üzeri olanlar için ücretsiz kart çıkarmıştım fakat araya pandemi girince bizim kartlar iptal oldu, bende çok kullanmadığım için yeniden çıkarma gereği duymadım. Zaten gerek te yok, Allah’a çok şükürler olsun ihtiyacım da yok. Yolculuk paramı ödeyebilecek durumdayım, bana tanınan bir hak olsa da. Dolmuş ücretini sordum 7.50 lira olduğunu söyleyen şoföre ücreti uzattım. Sonra şöyle bir hesap geçti aklımdan. Günde iki defa dolmuşa binmek zorunda olan birisi her gün 15 lira ve ayda yirmi gün dolmuşa binse 300 lira. Epeyce bir masraf, birde aile de iki veya üç kişi varsa ayda 600 lira. Gel de işin içinden çık.
Yolculuğumuz devam ediyor ve herkesin elinde bir akıllı telefon, gözlerine ekrana dikmişler eller klavyelerde habire yaşlısı genci birileriyle yazışıp duruyorlar. Mübarekler bari araçta bundan feragat edin. İneceği durağa gelmiş haberi yok. Duraktan geçince şoföre sitem ediyor, neden beni durakta bırakmadın. Sanki alnında şu durakta inecek yazıyor da kaptan okumamış gibi.
Gencecik delikanlılar ve kızlarımız oturuyor dedeleri ve nineleri yaşındaki insanlar daracık koridorda ayakta yolculuk ediyorlar. Düşünsenize yaşlına saygısı olmayan bu gençlerimizden biz gelecek bekliyoruz. Bunların geleceği sadece kendileri, egoları ve zevkleri. Bir de bunlara kuşak muşak diyorlar da insanın tuhafına gidiyor. Bunlardan bu şartlarda bir cacık olmaz.
Genç bir hanımefendi ineceği durakta butona bastı, minibüs durdu, hanımefendi yerinden kıpırdamıyor bile. İnsan ineceği durağa gelmeden önce yerinden kalkar, kapıya yaklaşır ve aracın durmasını bekler değil mi? Yok öyle bir şey. Neyse herkes kenara çekildi, hanımefendi bir zahmet yerinden kalktı, yavaş yavaş kapıya doğru ilerledi ve inebildi. Bir başka bayan ineceği durağa geldi tam kapının yanındaki koltukta olduğu için kapı açıldı ve ayağa kalkmadan koltuktan kayarak inebildi.
Bu arada kaptana da birkaç kelam etmek lazım, aracın içinde gıcırtıdan durulmuyor, Bremen mızıkacıları gibi araç içinde gıcırtı orkestrası iş başında, insanı rahatsız eden bir gıcırtı almış başını gidiyor. Mübarek akşama kadar bu zırıltıyı nasıl çekiyorsun. Bir iki yerde ışık ihlalini saymıyorum. İnsan taşıyorsun, kırmızıda geçmek de neyin nesi. Tam sarı ışık sönüyor ama bizimkisi fırsattan istifade dalıyor ve geçiyor.
Arada bir telefonu çalanlar da olmuyor değil. Biraz orta yaş ve üzeri olanlardan birinin telefonu çalmaya görsün, evde, mahallede ne var ne yok, sağlık durumu nasıl, fındık işleri ne alemde bağıra bağıra konuşuyor. Gizli, aşikâr diye bir derdi yok. Konuşan bir erkekse arada çakıp çakıştırması da cabası.
Köprübaşı’na doğru yaklaştığımızda bir koltuk boşaldı, genç bir kızımız yanında kendisinden yaşça biraz büyük birisine, buyurun oturun dedi, o da teşekkür ederek oturmayacağını söyleyince genç bayan oturdu. Nihayet yolculuk boyunca bir insani davranış görünce sevindim ve böyle insanların sayısının artmasını temenni ettim.
Bu arada hattında çok uzun olduğunu söylemekten geçemeyeceğim. Neredeyse bütün şehri gezdik. Beş bilemedin altı kilometrelik bir mesafeyi otuz beş dakikada ancak gelebildik. O da araç çoğunlukla dolu olduğu için fazla bekleme yapmadı da ondan olsa gerek. Yoksa çok daha uzun sürebilirdi.
Kendime en arkada bir yer bulabildim, yolda yanıma yeni akıma uygun bir genç bayan bindi. Malum yerleri açıkta. Olduğum yerde büzüştüm. Kıpırdamaya korkuyorum. Ne olur ne olmaz bir yerine dokunurum, sonra Allah korusun taciz ediliyorum diye bir bağırırsa diye içimden de geçmiyor değil. Bu tür olaylara son zamanlarda çokça da şahit oluyoruz. Birisine gıcıksanız (O sosyete, ben sakallı) insanı karalamanın en kolay yolu. Allah’tan böyle bir şey olmadı ve sağ-salim son durağa geldim. İndim ve evin yolunu tuttum.
Allah’tan devamlı dolmuşla yolculuk yapmıyorum. Şayet yapsam galiba roman yazacak duruma geleceğim. Şaka bir tarafa insanımızın birbirine karşı ne sevgisi ne saygısı ne de hoşgörüsü kalmış. Medenileşiyoruz derken gittikçe vahşileşiyoruz.
