Ne yazık ki günümüzün modern kültürü hem insanlık değerlerini hem de milletimizin genlerinden gelen kişilik ve kimlik özelliklerini de aşındırmış, unutturmuş gençlerimizin mensup olduğu millete yabancı kültürlerle aşina olmasına neden olmuştur.
Anlatılan kahramanlık hikayeleri, tarihi zaferler ya da uğradığımız yenilgi ve musibetler onlar için masal gibi algılanmaya, duygu ve düşünce dünyalarında bir anlam ifade etmemeye başlamıştır. Fakat bir milletin hafızası olan tarihi unutulursa o millet, millet olma özelliğini kaybeder. Bu nedenle yapılacak en önemli işlerden biri gençlerimizi geçmişi ile buluşturmak ve onların atalarını tanımalarını sağlamaktır.
Bu amaçla bu hafta boyunca belki yararı olur düşüncesi ile Çanakkale savaşları ile ilgili olarak bizzat yaşayanların ağzından bazı olayları nakletmeyi faydalı buldum ve bu nedenle de paylaşıyorum. Gayret bizden gerisi Allah’tan.
Olayı Mustafa Çoruh anlatıyor:
“Sırtımızı birbirimize dayar da elimize ne geçerse fırlatıverirdik düşman evlat, ama ne geçerse elimize taş, toprak, demir. Aklımıza ne gelirse… Onlar bize kurşun atarlardı biz onlara toprak… Gene de öldürdük onları. Gecenin yarısına yaklaşmamıştı vakit… Düşman üzerinde bulunduğumuz tepenin diplerinde usul usul bize doğru ilerliyordu. 60 kişi idik. Başımızda tığ gibi mektepten yeni çıkmış bir mülazım (teğmen) vardı. Bıyıkları yeni terleyen; yanakları buğday renkli, gözleri henüz anne sevgisi ile parıl parıl parlayan… Elimizde silah yoktu.
Sağımızda ve solumuzda bizim askerlerden birkaç kişilik gruplar halinde kuvvetler vardı ama bunlarla temas etmek için yerinden kımıldayan cehennemi ateş altında kaskatı kesilirdi. Halbuki bize silahtan çok insan lazımdı. Ölmeyi korkudan değil vatana lazım olduğumuzdan istemiyorduk.
Bir ara düşmanın ne kadar yaklaştığını anlamak için doğruldum. Mermiler vızır vızır geçiyordu. Hemen yattığım yere saklandım. Kan sıcaktır. Yara sıcakken acımaz…
Onun için hiçbir şey hissetmedim. Fakat göğsümden göbeğime doğru akan ılık, ter gibi şey beni gıdıkladı ve kalbimin biraz üzerinde hafif sancı hissettim. Elimi göğsüme sokup geri çekince mesele anlaşıldı. Yaralanmıştım. Arkadaşlarım beni yatırdılar. Göğsümü açıp baktılar dört yerden kurşun girmişti vücuduma. Oluk gibi kan akıyordu. Sonrasını iyice hatırlamıyorum. Kendime geldiğimde siperin içindekiler tamamen sessizdi. Uyumuşlar diye düşündüm. Meğer hepsi şehit düşmüşlerdi. Sadece Hasan onbaşı başını topraklara dayamış gözleri açık ileri bakıyordu.
Benim inlediğimi görünce başını çevirip baktı. “Mustafa, merak etme, bütün arkadaşlar şehit oldu ama ben yaşıyorum. Sana kimse dokunamaz ben yaşarken.” dedi. Dudaklarımı bile kımıldatamıyordum. Gece iyice bastırmıştı. Düşman çok yakınlarımızda olmalıydı. Bir ara iri kolların beni kucakladığını hissettim. Hasan Onbaşı beni sırtına alıyordu. Çuval gibi yükledi beni. Kollarımda kalan kuvvetin kalanı ile ona sarıldım. Karanlıklara daldık. Kaçıyorduk, bana öyle acı geldi ki anlatamam… Ama ne yapabilirdik ki? Epey yürüdükten sonra bizimkilerden bir grubun arasına karıştık.
Benim tedavimi yaptılar. Kurşunları çakı ile çıkardılar… Hastahaneye kaldırıldım. Sonra öğrendim ki Hasan Onbaşı ertesi akşam beni taşıdığı sipere tek başına geri dönmüş ve oradan bir daha geri gelmemiş. Gün ışığında o sipere gidenler 24 düşman askeri ile Hasan Onbaşının cesedini bulmuşlar. Dört askeri bir süngünün ucuna şiş gibi geçirdiğini anlata anlata bitirememişlerdi.”
Ya işte böyle! Bu vatan, öyle kolay vatan olmadı, binlerce vatan evladının kanı pahasına ve onların ölümü hiçe sayarak canları pahasına kazanıldı. Çanakkale’de şehit olan atalarımızın gayesi vatanımıza namahrem elinin değmemesi, ırzımızın, namusumuzun, dinimizin, diyanetimizin korunması. Son Türk vatanının düşman çizmeleri altında ezilmemesi, Milletimizin özgür ve bağımsız yaşaması idi. Bu günkü bizlerin ve nesillerimizin bunu iyi idrak etmesi ve atalarımızın kanı pahasına kazandığı bu vatanın kıymetinin bilinmesi hepimize düşen görevdir.
