Bugün, 24 Ocak 2026 Cumartesi

Mehmet Ali AYDIN


ÇANAKKALE-3

BU HESAP AHMET RIFKI’NIN KANIYLA ÖDENMİŞTİR.


İstanbul’da, düşmanın Çanakkale’yi geçtiği söylentilerinin ayyuka çıktığı bir dönemde İstanbul münevveri, okumuşu akın akın Çanakkale’ye gönüllü gitmenin yollarını arıyorlar; üniversiteler boşalmış, yaşlı hocalar sınıflarda ders verecek öğrenci bulamıyorlardı. Liselerin son sınıfları, öğretmenleri bölük bölük askerlik şubelerinin önlerinde, sabahın erken saatlerinde sıraya giriyorlar; bir an evvel Çanakkale’ye gitmenin heyecanının yaşıyorlardı. Bilhassa Galatasaray, İstanbul ve Vefa Liseleri boşalmıştı.

Vefa Lisesi’nde Fransızca öğretmeni olarak görev yapan Ahmet Rıfkı, otuz yaşlarında; aynı semtte bulunan evlerinde annesiyle oturuyordu. Galatasaray Lisesi’nden birkaç kez görev teklifi almıştı ama, önemsemedi. Muhitini seviyor, daha doğrusu okulunu çok seviyordu. Onu Vefa’dan ayıramadılar.

1915 yılının mayıs ayı. Ahmet Rıfkı, her gün ki gibi çantası elinde, mektep kapısından içeri girdi; koridorda bugün bir başkalık ve bir sessizlik vardı. İlk dersi birinci sınıflaraydı. Sınıfa yöneldi, sınıf sanki bir ölü sessizliğine bürünmüştü. Çocukların yaramazlıkları, gürültülü seslerini duyamıyordu. Kapıyı açtı ve hemen kapadı.

Sıralarda çocuklar oturmuş, başlarını önlerine eğmişlerdi. Yanlış görmemişti. Selam verdi; çocuklar, bu selama karşılık ayağa kalkıp selam vermediler.

Ahmet Rıfkı fena sarsılmıştı; mutlaka bunun sebebini öğrenmeliydi. Sınıfa döndü: Rica ediyorum, lütfen biriniz konuşun, dedi…

Arka sıralarda oturan Ömer ayağa kalktı: Muallim Bey, mektebimizde ve mahallemizde eli ayağı tutan ağabeylerimiz Çanakkale’ye gönüllü gittiler. Siz ise, hala buradasınız! Biz de gitmek isteriz ama, yaşımız tutmuyor, dedi… Muallim Ahmet Rıfkı, hiç düşünmediği bir sualle karşılaşmıştı. Sınıfta derin bir sessizlik hakimdi… Ve sonra:

-Sevgili yavrularım, insanlığın her döneminde olduğu gibi bu devirde de ver daha ziyadesiyle sizlerin eğitim ve öğretime muhtaç olduğunuz bugünde, milli ve medeni terbiyeyi vermiyor muyum?.. Bu sözler muallim beyin ağzından düğüm düğüm, boğuk boğuk dökülüyordu.

O sırada oturmakta olan Avni:

-Muallim Bey, sevgili İstanbul elden giderse, sizin verdiğiniz eğitim ne işe yarar söyler misiniz?

Bu olaydan sonra Ahmet Rıfkı kaçınılmaz bir yolda olduğunu anlamış ve artık bir an önce Çanakkale’ye gitmekten başka bir şey düşünmez olmuştu. Bundan sonra Çanakkale’den başka bir şey düşünemez olmuştu.

Mektep idaresine gitti, dilekçesini verdi, vedalaştı… Evine geldi annesine durumu kısaca anlattı, Anneciğinin ellerinden öperek helallik diledi.

Mahalle bakkalı Selahattin Adil Bey’e uğradı: Selahattin amca, anamı iaşesiz bırakma, düşman hançerini Çanakkale’nin bağrına saplamış onu çıkarmaya gidiyorum. Dönüşte borcumu öderim, dedi. Ahmet Rıfkı İstanbul’da kısa bir eğitim gördü. Ve sonra Çanakkale. 3. Ordu Harekât Şubesi emrine verildi. Bir süre karargâhta kalan Ahmet Rıfkı, daha sonra cephede eksilen subay kadrosunu tamamlamak üzere bölük komutanı olarak Düztepe’de bulunan birliğe katıldı.

Düşman, 19 Aralık günü, Arıburnu ve Anafartalar Bölgesini gizlice terk etmişti. Bu sırada düşmanın döşedikleri mayınlar birliklerimize bir hayli zayiat verdirmişti. İşte bu Mayınlardan bir tanesi de Ahmet Rıfkı’ya isabet etti. İngilizlerin hain tuzağına düşen Ahmet Rıfkı, 19 Aralık günü saat 8.20’de şehitlik mertebesine ulaştı. Ahmet Rıfkı’nın şehitlik haberi İstanbul’a ulaştı.

Ahmet Rıfkı’nın annesi evden çıktı bakkala doğru yollandı, kapıdan içeri girdi ve: Selahattin Adil Efendi, biliyorsun oğlum Ahmet Rıfkı’nın şehitlik künyesi bu sabah geldi; üzerinden çıkan eşyası, parası ve ikramiyesini bir heyet getirdi! İşte bu çıkının içinde, istedim ki, oğlum borçlu yatmasın; yaklaşık yedi aydır senden veresiye alırız.

Utanır oldum! Ne yapalım? Allah’ın takdiri! Yap hesabını, al hakkını çıkının içinden.

Selahattin Adil Efendi, Ayşe Hanım’ın bu açık yürekliliği karşısında: Ayşe Hanım, sen okuma, hesap bilmezsin. Komşunuz Ömer Faruk Bey’in kerimeleri Gülşah’ı getir de hesabı çıkarıversin, der.

Ayşe Hanım biraz sonra, Gülşah Hanım’la beraber dükkândan içeri girer, Deftere dikkatlice bakar, gözleri buğulanır, defterde yazılanları okuyamaz olur, ağlamaya başlar, bakkaldaki herkes hayret içindedir. Acaba Gülşah Hanım’ı bu hale getirecek ne yazmaktadır defterde.

Epey zaman sonra ağlaması kesilen Gülşah Hanım defterde kırmızı Arapça harflerle yazılan yazıyı okur:

“BU hesap Ahmet Rıfkı’nın kanlarıyla ödenmiştir. Vesselam.”

Sonra Selahattin Adil Efendi dükkandaki müşterilere dönerek:

“Biz devlet değiliz, devlet kadar güçlü olmayabiliriz; ama devletin ulaşamayacağı noktalara, bizlerin ulaşması gerekir. Ahmet Rıfkı bu vatan uğruna can verdi. Buna karşılık; biz birkaç parça mal vermekten çekinecek miyiz? Helal olsun! Hiç olmazsa Allah katında bizlere şefaatçi olur, dedi.

Ya işte bu vatan bizlere Ahmet Rıfkı, Ayşe Hanım ve Selahattin Adil efendilerin fedakarlıkları sonucu kaldı. Bizde onların emanetine aynı duygu ve inançla sahip çıkmalıyız…