Yılık Osman:
-Sana acırım be Pembe teyze, he de de garip başını belaya sokma. Bilirsin, Şükrü Efendi’nin (bazen aga, bazen bey, bazen de efendi derdi herkes gibi bu bekçi de) damarına basmaya gelmez, toz eder adamı vallah billah toz. Acırım sana be, acırım, anam yerindesin zahir.
Yoksul, garip kadın:
-Ben zaten ölmüşüm be çarpık oğlan, ne söz anlamaz bir şeysin. O kocaman ağa, benim gibi bir ayağı çukurda garibin üç beş zeytinine göz diktiyse, Allah müstehakını versin! Gönlümle vermem. Ama zorla alacakmış, dediğim gibi, cesedimi görür, sonra, gözünü toprak doyurasıca, gelir iki evleklik yerimi alır.
Yılık Osman, koşarak ağasının huzuruna geldi:
-Ağam, bu kadın laf söz anlamaz gayri. Önce ölüm, sonra zeytinim der durur.
Şükrü efendi, pek sinirlenir, burun kanatlan körük gibi şişer iner. Atına atlayıp doğruca, dul koca-karının kulübesine varır. Bir süre alaylı alaylı baktıktan sonra:
-Duyarım ki şu kıçı kınk haline bakmadan benim emirlerime karşı gelirsin. Sana bundan sonra ne yeri lazımmış.. Zaten, başkasına ait, benim dediğin zeytinlik.
Dul kadın:
-Orasına sen ne kanşıyorsun koca ağa?
-Haddini bilmezsen, şu kamçı ile döverim seni! Hiç sesini çıkarmaya kalkışma, bundan sonra o tarlaya yaklaşma.
Kadıncağız, şu adamın doymazlığına şaşıp kalmıştı:
-Yahu ağa be, şu kocaman ovalar senin; hala ne diye benim bir parçacık yerime göz dikiyorsun?
Ağanın sabrı taşmıştı:
-Bana soru sormak ha? Sana son tembihimdir moruk karı, bu zeytinlik artık benimdir.
Atını mahmuzlayarak hızla uzaklaştı Şükrü efendi.
Zeytin toplama zamanı gelmişti.
Kadıncağız, ağanın tehditlerine aldırmadan kaplannı alıp bir başına iki dönümlük küçücük zeytinliğine gitti. Bir kabı alçak dalları eğerek topladı. Ağaca tırmanacak gücü yoktu garibin. Çabucak yorulmuştu.
Ağanın bekçilerinden Mahmut Ali, yıldırım hızıyla koşarak geldi ve kadının zeytin topladığını görünce, köpüklenmiş ağzıyla tükürdükten sonra:
-Ağam, ölünü serecek şuraya, bak acırım billahi sana! Def ol git buradan! Canınla ödersin koca karı bunun bedelini.
Zavallı kadıncağız, hiç oralı olmadı, elindeki ucu çatallı bir değneği dallara takarak zeytini toplamaya devam etti.
Kara suratlı, iri vücutlu bekçi Mahmut Ali, güç-süz-takatsiz kadının saçından çekerek yere yıktı ve bir kaç tekme vurdu.
Kalçasını, belini tutarak acıyla kıvrandı kadın:
-Allah, hepinizin belasını versin, diye bağırdı.
Bekçi, ardına bakmadan çekip gitti.
Bu olay, bütün civarda duyuldu. Herkes, Şükrü Efendi’den daha bir nefret etti.
Yörede deli Tevfik diye tanınan bir zat vardı. Çok farklı bir kişilik sahibiydi; sürekli yalnız başına dolaşır, geceleri evden çok, açık arazilerde sabahlardı. Dudakları hep kıpır kıpırdı. Sakalını ilk çıktığı günden beri hiç kesmemişti ama, bir tutamı geçince, hemen bir arkadaşına kırptırırdı. “Çok okumaktan delirdi derdi halk. Ağzının dualı olduğu, bir çok kerameti bulunduğu inancı yaygındı.
Pembe kadın, bu adamın yanına gitti.
Deli Tevfık, bu kadını hiç görmemişti ama, duruşundan, bakışından pek çaresiz ve sahipsiz olduğunu anlamıştı. Oldukça yumuşak bir dille şunu sordu:
-Nedir derdin?
Kadıncağız, yüreğinin ızdırabını açtı Deli Tevfik’e:
-Hocam, dedi (Deli Tevfik’e gıyabında Deli Tevfık diyenler olduğu gibi, Deli Hoca, Tevfık Hoca, Deli Tevfık Hoca diyenler çoğunluktaydı ama yüzüne karşı, sadece Hocam hitabı kullanılırdı.) Bilirsin Şükrü Efendi diye bir zalim var.
>>>devam edecek…


