Her yörenin olduğu gibi bölgemizin de kendine özgü mimarisi ile köy evlerimiz günümüzde yavaş yavaş kaderine terk edilmektedir. Modernizm denilen yoz kültür ne yazık ki öz kültür değerlerimizi tarumar etmektedir. Artık evlerimiz taş duvarlar arasında bir hapishaneye dönüştü. Bir blokta bazen 100 daire ama birbirini tanımayan yüz aile. Sadece asansör komşuluğuna dayanan bir komşuluk.
Bazen de aynı anda aynı asansöre binmeyip, yalnız inebilmek için bir sonraki sefere bekleyen komşuluk ve dostluk ilişkisi. Aynı dairede oturan anne, baba ve çocuklar, aynı odada oturuyoruz ama birbirimizden haberimiz yok. Herkesin elinde bir tablet, telefon yada başka bir teknolojik alet herkes kendi dünyasında. Herkes kendisi ile konuşuyor ama güya bir aradayız.
Sözüm ona sıcacık bir aile yuvasındayız ama odada buz gibi soğuk, samimiyetsiz ve bencillik dolu bir oda. Biz ne zaman bu hale geldik, kim bizi bu hale getirdi. Birbirimizi anlamaktan ne kadar uzağız.
Bizim çağ galiba çağdışı bu anlattıklarım bize yabancı, yada biz bu dünyaya yabancıyız. İyi hatırlarım bayram veya bazı özel günlerde rahmetli dedemlerde aile bireyleri amcalar, halalar, enişteler, yengeler ve torunlar bir araya gelir mutfak dahil üç göz odalı bir evde oturulur sohbet edilir, yenilir, içilir ve bu 70 metrekareyi geçmeyen evde her odada 5-10 kişi yatardık. Şimdi kocaman evlere iki kişi sığmaz olduk.
Sözüm ona medenileştikçe yalnızlaştık. Eş-dost ziyareti yok, olsa bile aynı odada oturuyoruz ama ayrı dünyalardayız ve birbirimizden haberimiz yok.
Bu konuya nereden girdim diye düşünüyor olabilirsiniz. Zaman zaman arşivleri karıştırırken bazı fotoğraflar beni geçmişe yolculuğa çıkarıyor ve ister istemez bir kaç kelam etme durumu hasıl oluyor. Bu fotoğrafta bana bu çağrışımı yaptırdı.
Bu fotoğraf 2014 yılında yaptığımız bir doğa yürüyüşü sırasında Giresun-Dereli Hisarkaya Köyünde çekilmiş. Şirin, sıcacık ve göze ve gönle hitap eden geleneksel bir köy evimiz. Alt kat genelde taş duvarla yapılır ve ahır ve depo olarak kullanılır. İkinci kat içerden ahşap, dışardan ahşap bölmeler arasına "halik" taşlar ve çamurla sıvanmış olarak yapılırdı. En üst kat genelde ahşap yapılır ve burası tavan arası gibi kullanılır ve kışlık yiyeceklerin deposu gibi kullanılırdı. Kimi evlerde bu kat olmaz çatı arası boşluk bu amaca hizmet ederdi.
Kapıdan giriş küçük bir holle olur, holün sonu genelde tuvalet olurdu. Yani evin içine girmeden tuvalete ulaşırdınız, siz kimseyi kimsede sizi rahatsız etmezdi. İç kapıdan girdiğinizde geniş bir salon sizi karşılardı ve burası evin ihtiyaçlarının konulduğu dolap vesaire ile dolu olurdu. Evin diğer bölümlerinin kapıları hep bu salona açılırdı. Evde geniş bir mutfak olurdu ve bu aynı zamanda ebeveynlerin yatak odası işlevini de icra ederdi. iki tane daha oda olur ve bunlarda yatak odası olarak kullanılırdı.
Mutfak olarak kullanılan odada da ocak başı olur ve burada yakılan ateşle yemekler pişilirdi. Burası evin yemek odası ve aynı zamanda oturma salonu idi. Ev ahalisi ve gelen komşular burada oturur ve özellikle kış gecelerinin sohbet ve muhabbete doyulmazdı.
Bizim kahvaltılarımız yer sofrasında olur, herkes bu sofranın etrafında yerini ortaya konulan pancar çorbasına tahta kaşıklarla hücum edilirdi. Bardakmış, çaymış, zeytinmiş, peynirmiş onlar da neymiş. Bazen rahmetli annem ekşiyen yoğurtları bez torbalara koyar, onun suyu süzülür ve çökelek yapardı biz onu bilirdik. O da kahvaltıda değil çalışmaya giderken ekmek arasına konur ve bahçede atıştırmalık olurdu.
Pancar çorbasından sonrada bir tas ayran konur, annem onun içine bir kaç kaşık da yoğurt koyardı, bizde ıssız denizde ada arar gibi ayranın içinde yoğurt kütlesi arardık ve bulan şanslı idi.
Fakirlik vardı, yoksulluk vardı, imkansızlık vardı ama sevgi vardı, saygı vardı, huzur vardı, mutluluk vardı ve hepsinden önce insanlık ölmemiş ve yaşıyordu.
Hey gidi günler hey!!!!

