Bugün, 17 Ocak 2026 Cumartesi

Mehmet Ali AYDIN


GENÇLİK NEREYE GİDİYOR

GENÇLİK NEREYE GİDİYOR


İnsanoğlunun dünyada ki en önemli işlevlerinden biride neslin devamını sağlamak. Dünyanın devamı için bu elzem olan bir durum. Fakat her gelen yeni nesil için öncekilerin kullandığı bir tekerleme vardır.” Bizim zamanımız böyle mi, biz böylemi idik” arkasından da kendilerinin çok iyi bir nesil olduğunu vurgulayan methiye cümleleri dökülürdü. Galiba şimdi sıra bize geldi ve bizde aynı şeyleri terennüm etmeye başladık.

Kim istemez ki kendisinin, ailesinin ve ülkesinin geleceğini emin ellere teslim etmeyi. Hepimizin derdi ahlaklı, saygılı, inançlı, çalışkan, bilgili, becerikli, kültürüne, örfüne, inançlarına bağlı ama değişime ve gelişmeye açık bir nesil yetiştirmek. Bunun olabilmesi öncelikle anne ve babaya daha sonra da devlete, toplum ve eğitim gibi diğer unsurlara bağlı. Anne ve babadan iyi bir örnek görmemiş birisinden iyi insan olmasını beklemek boş hayalden başka bir şey değil. Atalarımız boşuna dememişler “Armut dibine düşer” diye.

Çoğu zaman anne ve babalar kendilerinde olmayan güzel meziyetlerin çocuklarında hayat bulmasını bekler. Adama sormazlar mı “ne ektin de ne biçmek istiyorsun” diye. Filozofun biri bu konuda çok güzel bir tespitte bulunuyor:” Çocuklarınızı yetiştirmek ve eğitmek için boşa çaba harcamayın. Öncelikle siz kendinizi yetiştirerek ona örnek olun. O zaten sizi örnek alarak sizi taklit edecektir.” O nedenle çocuklarımızın bizi taklit edebileceği iyi örnekler olmak zorundayız. Bizde bir numara yoksa çocuklarımızdan farklı şeyler beklemeye hakkımız yoktur.

Her akşam içki ve eğlence masası kurulan evde, çocuğun Kur’an rahlesi kurmasını ne kadar ters geliyorsa insana, tersi bir durumdaki evde yetişen çocuğunda içki masası kurması o kadar terstir. Mutlaka bu örnekleme yüzde yüz doğru olmayabilir. Boşuna dememişler “alimden zalim, zalimden de alim doğabilir” diye. Tersi örnekler mutlaka vardır ama yekûn tutmaz. Bütün dünya milletlerinin ortak derdi geleceğini emin ellere teslim etmek, Ülkesini ve Milletinin milli ve manevi değerlerini koruyarak geliştirecek ve refah düzeyini artıracak nesiller yetiştirmektir.

Ülkemizin en büyük sıkıntılarından birisi de adı milli olduğu halde bir türlü milli olamayan eğitim sistemidir. Sistemimizi ne yazık ki içimizde ve dışımızda bulunan bize yabancı olanlar yönlendirmektedir. Milletin ve memleketin hayrına yapılmaya çalışılan ne kadar çalışma varsa mutlaka karşı çıkan ve baltalamaya çalışan bir güruh hemen Osmanlının Yeniçerileri gibi “istemezük” naraları ile ortalığı ayağa kaldırmaktadırlar. Orduya din ve moral subayı eğitimini tamamlayanların mezuniyet töreninde “dua” eden subaya karşı ortaya konulan tavır da bunun güncel en güzel örneğidir. Bunlar Milli Eğitim sisteminden yetişen gayri milli unsurlardır ve her zaman sesleri arkalarını yasladıkları ağa babaları nedeniyle pervasızca ve gür çıkmaktadır.

Müslüman geçinenler de bu tür olaylara sessiz kalarak bilmeden destek olmaktadır. Yahudi atasözü (bizim atasözümüz gibi yutturulan ve bizi uyuşturan yüzlerce atasözü gibi) “beni sokmayan yılan bin yaşasın”. Tamam da seni sokmayan yılan belki de en sevdiklerinden birini sokarak sana acıların en acısını tattıracak nereden biliyorsun. Bugün de bizim aileler olarak ve devlet olarak en önemli sorunumuz geleceğimiz olan nesilleri istediğimiz gibi yetiştirememek sorunudur ve bugün geçtikçe içinden çıkılmaz hale gelmektedir.

Üstadımız Osman Nuri Topbaş Hoca Efendi bu konuda çok anlamlı ve veciz bir reçete sunuyor: “Çocuğun eğitimi öncelikle ana kucağında, baba ocağında başlar. Anne ve babanın ağzından çıkan her kelime çocuğun şahsiyet inşasında kullanılan bir tuğla hükmündedir. Bu itibarla mükemmel evlatlar istiyorsak, mükemmel anne-babalar olmaya gayret etmeliyiz.”

Fakat artık günümüzde ne anne kucağı ve baba ocağı kaldı. Günlük hayatın keşmekeşi içinde anne ve babalar geçim derdi ile çalışma derdinde, küçücük yavrularda ya evde ya da kreş ve anaokullarında, bakıcıların, dadıları ve öğretmenlerin insafına terke edildi. Yavrularımızı yetiştirmek için çalıştığımızı zannederken, onları kaybetmenin acısını yıllar sonra bizleri huzur evine bıraktığımız zaman anlıyoruz.

Konuyu çok da uzatmak niyetinde değilim. Bu konuda aslında kitaplar yazılabilir ama okumayan insanlar olduğumuz için fazlasına da gerek yok. İki yaşanan olay paylaşımı ile sonlandırmak istiyorum.

Birincisi Ordu’da yaşayan bir arkadaşımızın acı ama gerçek paylaşımı:

“Üniversite karşısında 2+1 eşyalı direme alkol almayan, karşı cinsi de getirmemeyi taahhüt edebilecek kiracı aranıyor. Her gün onlarca kişinin sorduğu daireyi, “şartlar çok ağır(!) “olduğu için kiraya veremiyorum… Soran herkes arkasına bakmadan kaçıyor. Bedava vermeye razıyım ama bu şartlar yüzünden kabul etmiyorlar…” Biraz şakavari arkadaşımız bizlerden de bu konuda yardım istiyor.

İkincisi yine yolu Kütahya’ya düşen bir arkadaşımızın serzenişi:

“Kütahya’dayım, gece sabaha karşı saat 4.21, bir kafeye girdim, tamamen dolu, üniversite öğrencisi olduğu anlaşılan kızlı erkekli guruplar karışık bir halde lak lak ediyorlar. Gecenin bu saatinde burada ders çalışacak halleri yok, ayrıca burası ders çalışılacak bir ortam değil. Dinleniyorlar ve yarın okula gidecekler desem, hiç de öyle bir ortam değil. Çoğunun gözünden uyku ve yorgunluk akıyor. Bu saatte bu kadar genç burada ne ararlar diye de kendi kendime hayret etmedim de değil.

Şimdi bunlar burada sabahlayacaklar ve sabahtan hep birlikte dinlenmiş (!) ve derslerine çalışmış olarak (!) okullarına gidecek, derslerini dinleyecek ve bir şeyler öğrenecekler(!). Tabi ki uykuya dalmazlarsa. Yazık anne ve babalar bunları hangi ümitler ve çabalar harcayarak buralara gönderiyor, bunlar ne haltlar karıştırıyorlar”

Durum bundan ibaret. Anne ve babalar lütfen evlatlarınıza başkaları sahip çıkmadan sizler sahip çıkın, yoksa geleceğiniz emin ellerde değil haberiniz olsun.