"Ederinden fazla değer, Soytarıyı kral eder."
Halk arasında derler ya: “Bülbülün çektiği dili belası” diye. Bazen ne kadar güzel konuşursanız konuşun ne kadar gerçekleri dile getirirseniz getirin beyni belli bir fikir ve ideolojiye veya siyasi fanatikliğe kiraya verilmişse bir insanın ona bir şey anlatamazsınız. Onun gerçeği saplandığı fikir ve ideoloji veya siyasi partisidir.
Ne yazık ki günümüzde insanlar doğruları bile tartışır hale gelmiş, herkesin doğrusu inandığı fikir veya ideolojisi olmuştur.
Adam her yıl dünyanın farklı yörelerine gezmeye gider, milyonlar harcar, sonra da hacca gidenlere çatar. O kadar parayı gidiyor Araplara veriyorsunuz. Araplara para vermiyoruz. Zengin Müslümanlara farz olan Hac ibadetini yapıyoruz. Biz senin tatil için har vurup harman savurduğun paralara bir şey demiyorsak sen de bizim haccımıza karışma lütfen.
İlla konuşacak ve Müslümanlara laf sokacak ya. Rahmetli annem derdi boşboğazı çuvala gizlemişler, o da “ben buradayım” demiş misali kendini hatırlatacak ya bir şeyler söylemesi lazım.
Unuttuğu bir şey var çok gevezelik yapınca muteber insan olunmuyor.
Gevezelikle ilgili çok güzel bir hikâye var. Yanılmıyorsam “Kelile ve Dimne” de geçiyor. Hikâyenin kahramanı bir kurbağa ama ders alması gereken bizleriz. Çok konuşmanın ve gevezeliğin insanın başına neler açabileceği hakkında.
Umarım faydası olur.
"Bir varmış, bir yokmuş. Zaman zaman içinde, buğday saman içinde, biz giderken sazlığa, savruk duman içinde, küçük bir ormanda altın sarısı bir göl varmış.
Yağmur dinmiş. Gökten su yerine, sürekli ateş sıcağı inmiş. Küçük göl bu sıcaklığa dayanamamış, kurumaya yüz tutmuş.
Gölün kuruması ise, en çok iki kazla bir kurbağayı rahatsız etmiş. Üç arkadaş kafa kafaya vermişler. Ne yapmalı ne etmeli demişler. Sonunda kazların birinin aklına, başka bir göle göç etmek gelmiş. Diğer arkadaşına açmış konuyu. O da kabul etmiş bu düşünceyi. Zaten başka da çıkar yolları yokmuş. Gittikçe kuruyan bataklıkta yaşamak çok zormuş. Durumu kurbağaya haber vermişler. "Biz başka bir göle göç etmek istiyoruz, sen de bize katılır mısın?" demişler. Kurbağa, biraz geveze ve kendini beğenmiş biriymiş. Başlangıçta "Yahu korkacak ne var burada yaşayıp gidiyoruz" diye itiraz etmiş. Fakat kazlar, gitmekte kararlıymış. "Yakında göl iyice kuruyacak, o zaman nasıl yaşayacaksın?" diyerek onu da göç etmeye razı etmişler.
-Peki nasıl gideceğiz? diye sormuş kurbağa.
Kazlardan biri:
- Bir değneye tutunursun sen, demiş, bir ucundan ben diğer ucundan arkadaşım tutar, uçarak gideriz. Demiş.
Teklifi beğenmişler.
Uzunca bir değnek bulup kurbağayı aralarına almışlar. Havalanmadan önce, kazlar kurbağanın geveze olduğunu bildikleri için, onu uyarmışlar.
- Sakın yolda konuşayım deme, ağzını açtığın an düşersin!
Kurbağa istemeye, istemeye:
- Peki, demiş.
Hep birlikte havalanmışlar, az uçmuşlar, çok uçmuşlar. Kimi zaman aç, kimi zaman tok uçmuşlar.
Çok köyler, şehirler aşmışlar.
Kurbağa konuşmamaktan çok rahatsızmış. Sonunda olan olmuş. Bir köyün üzerinde iken, aşağıdan köylünün biri:
- Aaa, şunlara bakın kurbağayı nasıl taşıyorlar? diye bağırması üzerine, kurbağa dayanamamış, ona cevap vermek için ağzını açmış.
Açınca. Onca yükseklikten yere çakılarak gevezeliğinin cezasını çekmiş."
O nedenle bilip bilmediğim konularda gevezelik etmenin alemi yok. Ya da körü körüne bir siyasi söyleme gözü kapalı inanıp başkalarını dışlamanın da bir faydası yok.


