Bugün, 17 Nisan 2021 Cumartesi

Kemal MENCELOĞLU


GİRESUN’DAN KORE’YE BİR GÖNÜL İNSANI

GİRESUN’DAN KORE’YE BİR GÖNÜL İNSANI


     Birileri çıkıverir sabah erken yollara,

     Bazen yollar ayrılır çokça farklı kollara,

     Dileriz Yüce Haktan, yardım etsin bizlere,

     Her işimiz ulaşsın hayır ile sonlara...

     

     Milletlerin hayatında mühim şahsiyetler vardır. Bazen bilir onları herkes, bazen de keser onları bir anlık nefes. Adı sanı duyulmaz ama yaptıkları yiğitliktir, mertliktir, kahramanlıktır. Kahraman her zaman kılıcıyla cephede destan yazan adam değildir; kahraman, cephe gerisinde cepheye alperen yetiştiren adamdır. Onlar çoğu kez görülmez, çoğu kez bilinmez. Ancak öyle izler bırakırlar ki izleri gönüllerden hiç silinmez.

      1950’li yıllar… Giresunlu bir delikanlı elinde tahta bavulu ile İstanbul’a gelir. Görele İlçesi Şahinyuva Köyünden. Bu yiğit adamın adı, Zübeyir Koç. Amacı ilim tahsil etmektir. Mahir İz, Celalettin Ökten, Ali Rıza Sağman gibi hocalarla yolu kesişir. Din eğitimi almaya başlar. Bu arada gönlü de ateş alır, nişanlanır.

     O dönem hem askere moral vermek hem de dini vecibeleri yerine getirmek hususunda yardım etmek üzere tugay imamları görev yapmaktadır ve  Kore’ye gidecek olan Türk tugayına imam alınacaktır. Delikanlı henüz 21 yaşındadır. İmam hatip liselerinin kurucusu büyük hoca Celalettin Ökten: “Git sınava gir, sen bu işi başarırsın.” der.     200’ün üzerinde başvuru olur, delikanlı sınavı birincilikle kazanır. Demekki “akıl yaşta değil baştadır. “ denildiği gibi, genç olmasına rağmen görev Zübeyir Hoca’ya tevdi edilir.

     Artık gitme zamanıdır, nişanlısına veda eder ve İzmir’den bir buçuk ay sürecek yolculuk başlar. Tugay komutanı Cemil Uluçevik Paşa’dır ve imamın bu kadar genç olmasından hoşnut değildir. Öyle ya yirmi yaşındaki genç bir delikanlı Kore gibi bir yerde “Tugay İmamlığı” gibi hassas bir görevi nasıl yapacak? İmam dediğin biraz da saçlı sakallı, sarıklı şalvarlı olmaz mı? Halk nezdinde böyle düşünülse de gerçekler bizi bazen tersyüz eder. Ne demişti şair Fatih için:

“ Başına baktım başımdan utandım,

   Yaşına baktım yaşımdan utandım. “

  

     PETROL VARİLLERİNDEN MİNARE

     Tugay, Kore’ye ulaşır. Genç hoca önce tugayın içinde ezan okumaya başlar, çevreden bazı Koreliler merak ederler bu ahenkli ve güzel sesi. Çünkü güzel ses gönülleri okşar. Vicdanlı ve merhametli sinelerde kendisine yer bulur. Gelip sorarlar; bir tercüman hocaya götürür onları, o da anlatır ezanı. Merhum Şairimiz Yahya Kemal Beyatlı ezanı,

“Emr-i bülendsin ey Ezan-ı Muhahammed-i

  Kâfi değil sadana Cihan-ı Muhammed’i “ diyerek tarif ve tebcil ederken; Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy da, o muhteşem “İstiklal Marşımız’ın bir bölümünde şöyle haykırıyordu:

“ Bu ezanlar ki, şehadetleri dinin temeli,

   Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli. “

O dönem misyonerlik faaliyetleri oldukça etkindir Kore’de, genç hocadan rahatsız olurlar. Amerikan Uzakdoğu Kuvvetleri’nin papazı gelir hocaya, “Dinlerin aslı birdir, biz burada çalışıyoruz, İslâm’a gerek yok.” der. Hoca, Cemil Paşa’ya bilgi verir. Paşa, çalışmalarına devam etmesini söyler. 

     Çünkü o değerli paşamız da bilir ki, varlık aleminin en büyük hakikatı olan İslam’a ve Kur’an a bu ülke insanlarının da çok büyük ihtiyacı vardır. Askerine sahip çıktığı gibi, hocasına ve davasına da sahip çıkar. Ev ziyaretleri yapılır. Tek tanrı inancı ve Müslümanlıkla ilgili konferanslar düzenlenir.

     Petrol varillerinden bir minare yapar, namaz kılınan barakanın yanına ve ilk defa dış ezan okur. Tarih 16 Temmuz 1956’dır ve minaresi varillerden olan bu cami, Kore’nin ilk camisidir.

 

RENKLERİ AYRI KOKULARI AYNI ÇİÇEK BAHÇESİ

     Önce üç Koreli Müslüman olur. Sonra 270 Koreli için şehadet töreni yapılır. Çünkü o genç imam, Medine’de Mus’ab bin Umeyr’in yaptığı işi yapar. Efendimizin Kur’an muallimi olan Genç Hocamız, boynunda papyonla katılır törene. Çünkü Cemil Paşa “Din adamı olsan da bu bir tören, papyon takmak zorundasın.” der ve kelime-i şehadet getirtir İslâm olanlara… Her birine ayrı bir Müslüman ismi verir. Herkes yeni isimleriyle diğerine hitap eder.

     Hizmetin en büyüğü yirmi bir yaşındaki hocamızın omuzlarındadır. Her gün büyüyen ve adım adım yürüyen bir hizmet. Sahabeler nasıl ki, Medine’den dünyanın dört bir yanına dağılıp Efendimizi ve İslamı anlattılar ise,  genç Zübeyir Koç da aynı işi yapmaktadır. Bilal’lerin, Selman’ların, Abdullah’ların, Enes’lerin işini yapar. Bu işi yaparken canını dişine takar ve bilerek, inanarak ve isteyerek yapar. O artık Muhammed Mustafa (sav) nın emrinde bir neferdir. Gayesi sevgiliye sevgili olmaktır.

    İngiliz gazeteleri bu konuya ilgilidir, İslâm’ın Uzakdoğu’da yayılması üzerine haberler yaparlar. Konu, Vatikan’ın da gündemine taşınır.

Bir buçuk yıl kalır Kore’de genç hoca… Kore’de kaldığı zaman boyunda yaşadıklarını, aldığı bir fotoğraf makinası ile ölümsüzleştirir. Çektiği fotoğrafları Türkiye’deki nişanlısına gönderir. Seneler sonra bu fotoğrafların büyük kısmı “Belgesel yapacağız.” denilerek bir devlet kurumu tarafından alınır. Aylar sonra kurum fotoğrafların kaybolduğunu söyler.

    

      OTUZ YIL SONRA MEKKE’DE HAC

      Hoca, 1986 yılında hacca gittiğinde orada Koreli gençler görür, yanlarına oturur, sohbet etmeye başlar. Kore’nin milli marşlarını söyler onlara, gençlerin çok dikkatini çeker bu adam. Sonra sorar, “Sizin babanız, dedeniz nasıl Müslüman olmuş.” diye. Anlatır gençler, “Bizim dedemiz, babamız Türk bir imamla tanışmış, adı Zübeyir...”

     İşte o benim, der. Aman Ya Rabbim, bu nasıl birşey? Kore’de tohum ek, Mekke’de fidan olsun; Kore’de buday ek Kabe’de başak bulsun.

Genç Koreliler hasretle sarılırlar ona… O sene davet ederler, Zübeyr Hoca’yı Kore’ye. Bir de 2006’da yani Kore’nin İslâm’la tanışmasının 50. yılında. Her iki davete de icabet etti Zübeyir Hocamız. Ektiği meyvelerin mahsülünü almaya, on binlerin iman kokusunu koklamaya...Derdi ve davası olan bir müslüman için bundan daha büyük bir mutluluk olabilir mi?

     Bugün Güney Kore’de 50 bin Müslümanın yaşadığı tahmin ediliyor. Zübeyir Hoca’nın yıllar önce Mus’ab gibi ektiği, diktiği bir kaç çiçek bir kaç binlik çiçek bahçesine dönmüş. Renkleri, sayıları sayılmaz olmuş. Bir tohumdan çiçek bahçesine…Ondan daha iyi bir rol model olabilir mi genç nesil için? İslam Peygamberi :” Sabah namazının iki rekat sünneti dünya ve içindekilerden daha hayırlıdır.” buyurduğu gibi; “ Bir insanın hidayetine vesile olmak da dünyanın en hayırlı işidir” buyurur. Zübeyir Koç gibi hayırlı insanlar da hayırlı işlerin rehberi, müminlerin önderi olurlar. Rabbim sayılarını artırsın.

     Zübeyir Hocamız, Türkiye’mizde bir çok ilçe ve ilde müftülük hizmetleri yaptıktan sonra Avrupa’da ve Almanya’da da bir kuruluşta önemli bir mevkide din hizmetlerinde bulunmuştur. Hizmet eden karşılık bulur, hürmet eden hürmet görür.

     Zübeyir Koç Hocaefendi , 2009 yılında 74 yaşında vefat etti. Vefat ettiğinde 6 yabancı dil biliyormuş. Hayatını ilme vakfetmiş. Onu hayattayken görmüş ve hayır duasını almış birisi olarak kendimi çok şanslı gördüğümü belirtmek isterim. Samsun müftülüğü esnasında İmam-Hatip Lisesinde talebeyken tanıdım onu. Hikâyesinde bizim için büyük dersler var. Ondan daha iyi bir rol model olabilir mi genç nesil için? O, Allah’ın rızası için çalışmanın en güzel örneği değil mi? O bir Bilal, O bir Selman, O bir Mus’ab değil mi?

      Bu kadar kıymetli bir insanın hayatını anlatan bir eserin olmaması bizler için utanılacak bir durum. Kim bilir kaç tane Zübeyr Hoca var aramızda ve biz bilmiyoruz. Aslında bilmediğimiz o kadar çok şey var ki! Hani Koca Yunus ne diyor:

      Biz dünyadan gider olduk,

      Kalanlara selam olsun,

      Bizim için hayır dua,

      Kılanlara selam olsun,

      Bilmeyenler neyi bilmiş?

      Bilenlere selam olsun.

      

      MİLLİ MARŞLAR ÖNEMLİDİR

     Fark etmişsinizdir. Hocamız, 1986 yılında Koreli gençlerle Beytullah da buluşunca, onlarla Kore milli marşını söyleyerek tanışma dostluğa dönüşür. Sevgi ve hürmet zirveye çıkar. Çünkü milli marşlar milletlerin ruhudur, aynasıdır. Geçmişten geleceğe en büyük nasihattır. Bizimki de öyle değil mi?

     Hatta öyle ki, az çok milletlerin milli marşlarını incelemiş birisi olarak derim ki, dünyanın en güzel “İstiklal Marşı” bizim marşımızdır. Milli ve manevi kimliğimiz her bir satırına mühür gibi vurulmuş, damga gibi basılmıştır. Bu toprakları ve bu topraklarda yaşayan gerçek kahramanların mücadelesini, hayatını anlatır.

    “Ben ezelden beridir, hür yaşadım hür yaşarım,

      Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım,

      Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner aşarım,

      Yırtarım dağları enginlere sığmam taşarım.”

derken ne kadar milli ve yerli ise;

    “Ruhumun senden ilâhi, şudur ancak emeli:

      Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli

      Bu ezanlar ki, şehadetleri dinin temeli,

      Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.” derken de, o kadar dini ve manevi bir kimliği yansıtır. Diriliş dizisinde Ertuğrul:” Bir yurdun ozanları, yazanları susturulursa ezanları da susturulur “ der. Ozan alır sazı eline, can gelir sazın teline:

      “ Yürüyün alplar yürüyün,

         Duman gibi şu dağları bürüyün,

         Göklerdeki bulut gibi yürüyün...” diyerek orduyu savaşa hazırlar.

     Mühim diye düşünürüm. Çünkü biri dil, biri dindir. Dil olmazsa din de olmaz. Ne dile ne de dine sınır koymak bindiğin dalın gövdesini oymaktır, zarar verir. Edebiyat profesörü Mehmet Kaplan:”Türkçe ağzımızda anamızın ak sütüdür, dilden atılan her kelime, surdan koparılan bir taştır “ diyerek milletler için dilin önemini vurgular. En kısa ve öz bir ifadeyle milletin tarifi de zaten şöyle değil midir:”Dili dilime, dini dinime uyan” dır millet.

    Demem odur ki, her milletin milli marşı güzeldir ama bizimki en güzeldir. Yazandan da yazdıran ecdattan da Mevlam razı olsun.

 

    TAŞ YERİNE BAŞ KOYMAK

    Gönül ve hizmet ehli ideal bir insan yurt dışına görevli olarak gider. Din eğitimi verecek olan bir hoca, yurt dışına kuran öğretimi için çıkıyor.

Ailesini, dostlarını, evini yurdunu, herşeyini geride bırakıp. Bir an şöyle bir his geliyor. 

"Herşeyi terkettim. Sahabeler gibi, onlarda herşeylerini terketmişlerdi. Günümüzün sahabisi olabilir miyim acaba diye" düşünür.

     O gece rüyada araba kullanıyor görmüş kendisini.  Arabada da  Kainatın Efendisi(s.a.v) ve birkaç tane Sahabe (r.a.) var. Hoca şoför koltuğundadır ve bir an araba uçurumun kenarında asılı kalır.  Peygamber Efendimize zarar gelir diye korktuğu için, hemen arabadan inip taş bulmaya gider, tekerleğin altına koymak ister. Rüyalar bazen hakikat olur, bazen de hayal olarak kalır.  

    Taşı bulup getirdiğinde bakıyor ki, Sahabeler arabadan inmiş ve tekerleğin altına başlarını koymuşlar. O zaman anlıyor sahabelerin farkını. Kendisi taş ararken, sahabeler baş koymuşlar Resul’ün yoluna...Taş koyanlarla baş koyanlar tabidir ki bir olmayacaktır.

    Hakka hizmet yolunda uyandır Rabbim bizi,

    Sana hizmet sunalım hayatta dizi dizi,

    Han baki hancı fani gelip geçer ömürler,

    İz bırakan kulların hayatta kalır izi.

        

     Kemal MENCELOĞLU