Bugün, 10 Mart 2026 Salı

Mehmet Ali AYDIN


HATIRALAR HATIRLANDIKÇA-2

SÜBYAN MEKTEBİ


 

 

Bizim dünyaya geldiğimiz ev ve ortam Allah’a şükürler olsun Allah kelamının sık kullanıldığı ve dinin yaşandığı bir ortamdı. Dolayısıyla ailelerimizin bildiği kadar bizlere İslam fıtratı üzerine yetiştirmeye çalıştılar. Hatta rahmetli babacığım, bazen namaz kılma konusunda gevşek davranan olura onları ikaz saadetinde “namaz kılmayanın pişirdiği yenmez, getirdiği içilmez derdi.

Ben çok küçük yaşlarda daha 4-5 yaşlarında Yüce kitabımızla hemhal olmuştum. Hocaannem (anneannem ama biz ona böyle hitap ederdik) elinden kuran, Enver-ül Aşıkın, ve buna benzer eski yazı pek çok kitabı, dualar ve zikirler kitabını her gün ders edinmiş bir şekilde okurdu.

Ben anne tarafından ilk torun, baba tarafından da baba ve amcalarımın çocukları arasında da ilk torunum. Halamın benden büyük çocukları var ama onlar başka bir köyde oturuyorlardı. Bu nedenle benimle o günün imkânları dâhilinde ilgilenmeleri farklı olurdu.

Ben Hocaannem Kur’an okurken, onu dinler ve izlerdim, bazen merakla da bir şeyler sorardım. Bu ilgi ve merakım benim daha küçük yaşlarda 4-5 yaşında Kur’an-ı Kerimi öğrenmeme ve daha ilkokula başlamadan 3-4 hatim indirmeme neden olmuştu.

Bizim çocukluğumuzda şimdiki gibi Kur’an Kursları ve hocaları da yoktu. Genelde yazları köylerde açılan “Sübyan Mektepleri” olurdu. Ve bunlarda bu işi bilenler tarafından köyün çocuklarına Kur’an ve talim dersleri öğretilirdi. Hocalar parasız ve gönüllülük esasına göre çalışırlardı. Bazen köylüler aralarında üç-beş ne ise para toplar hoca tutulduğu da olurdu.

Bizim köyde, Rahmetli Efendi Babam (babamın babası) rahmetli babam, halamın beyi Sabri eniştem ve onun babası Dursun enişte hocalık yaparlardı. Son ikisi Barça Çakırlı köyünde oturdukları için hocalık yaparken Efendi babamlarda kalırlardı.

Ben o zamanlar henüz okul çağında olmadığım için onlarla beraber yaklaşık 2 km mesafede olan mektebe yürüyerek zar zor giderdim, çoğu zaman da onlar beni sırtlarında götürürlerdi. Sırtımızda birer “çentik” içinde Elifba cüzümüz, Kur’an’a geçenlerinkinde Kur’an’ı Kerim bulunurdu. Öğleye kadar hocaların nezaretinde herkes kendi dersini çalışır, bilemediği yerler olursa da hocaya sararalardı.

Öğle tatilinde herkes nevalesini ortaya döker, bir kenara çekilir ve yemeğini yerdi. Yemek dediğimiz de ne ola ki, mısır ekmeği yanında biraz çökelek, hıyar turşusu, mevsimine göre birde meyve oldu mu o kadar işte.

Öğleden sonra hep beraber halka olunur, Arap harfleri, namaz sureleri ve duaları koro halinde okunur ve belleklere yer ederdi. Akşam dağılmaya yakın zamanlarda artık o günkü dersi hocanın huzurunda talim etmeye sıra gelirdi.

Hocanın etrafında halka olunur, sırasın gelen dersini okurdu. Yanlış okudun mu yandın. Hocanın elinde uzunca bir fındık sopası “şırakkkk” diye bir tarafına inerdi ve o günkü dersi veremez ertesi güne kalırdın.

Birde akşam olunca eve gelince hesaba çekilir dersinden kaldığın anlaşılınca bir fasılda evde geçilirdi. Evdeki fasıl evdekilerin insafına kalırdı. Ne olursa olsun o günler olmasa ve o hocalarımız olmasa biz bu gün acaba ne olurduk diye de düşünmek bile istemem.

Eğer yağmurlu bir gün ise mektebe varıncaya kadar ıslanır sırılsıklam olur, ortada yanan kocaman sac sobanın etrafında üstümüzü başımızı kurutur, çamur olan yerleri de silkelerdik. Akşam da eve gelirken aynı yağmuru bir daha yer, ıslanır ve aynı şeyi yaşardık. Değiştirmeye çamaşırımız bile olmaz bir de evde kuruturduk.

Şimdiki gençlerimize bütün bunlar belki de hikaye gelir, şimdi ne mektep var, ne eli sopalı hocalar, ne de o disiplin, ne hoca korkusu ve saygısı.

Öğretmen döven, karşı gelen öğrenciler, çocuğunun en ufak bir şikâyetinde okul basıp idareci ve öğretmen döven, darp eden veliler. Ardından da eğitimin kalitesi düştü lakırdıları. Eğitimin kalitesi düşmedi bizlerin ve sizlerin kalitesi düştü.

Hani “hocaların vurduğu yerde gül biterdi” nerede kaldı o anlayış.