Bugün, 13 Haziran 2021 Pazar

Mehmet Ali AYDIN


HATIRALAR HATIRLANDIKÇA-31

HATIRALAR HATIRLANDIKÇA-31


SEBEN’DEN KALANLAR-2

Seben’de yaşadıklarım ama kıyıda köşede kalan bazı hatıralara da değinmezsek olmaz galiba diye düşünüyorum. O kadar çok var ki hepsini yazmaya kalksam kitap olur fakat bazılarını da yazmazsam ayıp olur.

İlk göreve başladığım yıl Ortaokul birinci sınıf öğrencilerimden biri, sessiz, sakin ve gariban bir öğrencim vardı. Adı da Mehmet varlık. Mehmet birleştirilmiş sınıfların olduğu bir köy okulunda okumuş, diploma almış ama okuma yazma konusunda sıkıntıları olan bir çocuktu. Kelime ve cümlelerinde sesli harfleri tasarruflu kullanır ve kelimelerini ve cümlelerini okumak maharet isterdi. Yazılılarda konulara vakıf olduğumuz için zar zor da olsa okuyabiliyordum. Bir gün beraber kaldığım öğretmen arkadaşım İsmail Orhan’a Mehmet’in yazılı kağıdını verdim ve okuyamadığımı, kendisinin Türkçe öğretmeni olması Hasebiyle bana bu konuda yardımcı olmasını rica ettim.

Benimkisi İsmail Bey’le biraz kafa bulmaktı. Kâğıdı evirdi, çevirdi baktı, inceledi ve çözmeye çalıştı ama ne mümkün, kâğıt sessiz harflerle dolu. Sonra kâğıdı bana doğru uzattı ve “bu okunmaz” dedi. Bende ver bari ben okuyayım dedim ve başladım okumaya ve gülmeye. Nasıl okuduğumu sorunca da soruların cevaplarını bildiğim için okuyabildiğimi, yoksa başka türlü okunamayacağını söyledim.

Özel öğrencilerimden biri de ortaokulu Bolu’da okuyup, sonra da bazı nedenlerden dolayı liseyi Seben’de okumak zorunda kalan ve Kaşbıyıklar köyünden Sebahat Aldemir’di. Çok zeki ve aynı zamanda da çok çalışkan bir öğrenci idi. Ufak tefek, esmer bir kızımızdı. Ders anlatırken pür dikkat dinler ve doğru olan bilgileri kafasını öne doğru hafif sallayarak tasdik eder, kafasına yatmayan ve yanlış olduğuna inandığı bir cümle olursa kafasını yana doğru sallardı olmadı yanlış der gibi. Ben de bazen bilerek konuyu anlatırken yanlış bilgi verirdim o da hemen kafasını yana doğru sallardı.

Sebahat hanım bizi bir gün kendi köyüne davet etti. Bende onunla yalnız gitmemek için sınıfından 4-5 tane daha kız arkadaşını davet ettirerek yola koyulduk. Kaşbıyıklar Köyü Seben’e galiba 15-16 km kadar mesafede idi. Kaç saat yürüdük bilmiyorum ama köye vardım, bizi son derece iyi karşılayıp ağırladılar, akşam olunca da traktörle bizi tekrar Seben’e bıraktılar.

Sebahat; yine bir gün beni ailesinin köye davet ettiğini ve misafir etmek istediklerini söyledi, olmaz desem de razı edemedim. Bir cumartesi günü traktörle köye hareket ettik. Oldukça yüksek bir tepenin üstünde kurulu bir köy olan Kaşbıyıklar’dan etrafın manzarası da çok güzel görülüyordu. Bende bu işe meraklı olduğum için köyü ve çevreyi tanımak için zamanı değerlendirdim. O gece beni çok güzel ağırladılar. Sabah kalktığımda avluda bir koç kesmeye hazırlanıyorlar. Ben de niçin keseceklerini sorduğumda; “Hocam köyümüze kadar gelip, misafirimiz olup da bir koç da kesmeyecek miyiz?” deyince itiraz edecek oldum, yemem dedimse de dinletemedim ve hayvanı kestiler, etini farklı şekillerde pişirdiler ve bizde ziyafete ortak oldum. O gün akşama da beni tekrar traktörle Seben’e bıraktılar. Bu olay bizim insanımızın misafire, öğretmene verdiği değer, kadirşinaslığı açışından unutmadığım hatıralardan birisidir.

Seben’de unutamadığım olaylardan biri de Bahar başlangıcı olan Nevruz gününde kasabaya hakim bir tepe üzerinde yakılan ve kasabadan da görülen Nevruz ateşidir ki tepeye de bu ad verilmiştir. Nevruz Tepesi. Her yıl bu devam eder ve gelenek haline dönüşmüştür. Hatta geçtiğimiz yıllarda TRT televizyonunda bu belgesel haline getirmişti.

Seben’de baharın gelmesi ile birlikte temmuz ayına kadar devam eden ve bazı köylerde geleneksel hale getirilen “Pilav Günleri” yapılır ve her köy kendine göre bunu isimlendirir. Mesela bazılar cuma günü yapıldığı için “Cuma Bayramı” denilir. O gün genelde köy camisinin yanında yada ortak kullanılan bir meydanda kazanlarla pilav pişirilir, kazanlarca kavurma yapılır ve bunlar büyük siniler içinde ziyaretçiler ve katılanlar için ziyafet çekilir, Kaşık, çatal kullanılmaz genelde yufkalar yardımı ile yenilir. Dualar edilir, Kur’an okunur, Bir tanışma ve kaynaşma günüdür adeta. Çoğu zaman bizleri de davet ederler, biz de müsait olduğumuzda katılır ve o gün nefis bir ziyafet çekerdik.

Öğrencilerimden Ünzile ve Tenzile kardeşler vardı ve onların amcaoğlu Mustafa da çok sevdiğim ve samimi olduğum delikanlılardan biri idi. Bazen zorla da olsa beni evlerine yemeğe ve kahvaltıya götürürdü. Kahvaltı da ne kahvaltı, sofrada kuş sütü eksik olurdu. Tereyağın içinde yüzen omlet, Seben’e özgü kaymak ve bal tadına doyum olmayan bir lezzet ortamı sunardı. Yıllar sonra Mustafa kardeşimin bir trafik kazasında hayatını kaybettiğini öğrendiğimde çok üzülmüştüm.

Seben’de definecilik de yaygın olan bir faaliyet alanı idi. Bir Cumartesi sabahleyin erken saatlerde kapım çalındı. Baktım kapıda 4-5 delikanlı “Hocam haydi Çeltikdere ’ye balığa gidiyoruz, itiraz da istemiyoruz” dediler. Saçmayım aldım ve Jeep’e bindik. Seben’de genelde köylere ulaşım aracı olarak eski model jeepler kullanılırdı. Celtikdere’ye vardık, balık tutup pişirip yedik, eğlendik derken gün ikindiye döndü ve geri döndük. Bir yere gelince aracı durdular, indik ve yolun kıyısına doğru tırmanmaya başladılar. Orada büyük bir masa kadar bir kaya parçasının yanına vardılar ve üzerinde insan eliyle kazılmış yer yer bir santim, arada iki santime inen derinlikte boydan boya bir çizgi. Tamam işaret bu dediler ve hemen yakınında onların “şarlak” diye tabir ettikleri bir şelalenin altını kazmaya başladılar, kısa sürede belki bir kamyon toprak kazıldı ve atıldı. Tabii ki ortada görünen bir şey yok. Kazmaktan vaz geçtiler. Zaten gün de akşam olmuştu ve biz geri döndük. Ama benden sonra orada tekrar bir işlem yaptılar mı bilemiyorum.

Biraz ipin ucu kaçtı ve uzattım galiba. Kalan hatıraları da bir başka yazıda canlandırırız inşallah.