Bugün, 17 Mart 2026 Salı

Mehmet Ali AYDIN


HATIRALAR HATIRLANDIKÇA-3 BENDE OKULLU OLDUM

HATIRALAR HATIRLANDIKÇA-3 BENDE OKULLU OLDUM


Herkesin mutlaka bir okula başlama hikâyesi vardır. Benim de var ama galiba benim ki biraz enteresan diye düşünüyorum. Bizim çocukluğumuzun yazları hemen hemen yaylada geçerdi. Mart-Nisan aylarında yaylaya çıkılır ekim-Kasım aylarında da dönülürdü. Bizim de yaylamız Kümbet yakınlarında Homurlu Obası ( diğer adıyla Çağman Deresi) idi.

Yayla evlerimiz genelde bir büyük odadan ibaret olur burası hem mutfak, hem yatak, hem de oturma odası olarak kullanılırdı. Bitişikte bir de hayvanların kalacağı ahır olurdu. Binalar yığma taştan yapılır, beşikörtüsü bir çatı ve üzeri hartama (ladin ağacından yapılan örtü tahtası) ile örtülürdü.

Ben de diğer çocuklar gibi yazları yaylaya gider bütün yaz boyu yaylada kalırdım. Bazen de rahmetli Dudu teyzemin daimi oturduğu Kulakkaya yaylasına gider teyzemin yanında kalırdım. Burada ki anılarımda kaleme alınmış olsa epeyce yer tutar, o başka bir fasıl ama, o yaşlarda bana ilginç gelen birkaç tanesini de anlatmadan olmaz.

Rahmetli eniştemlerin Halil diye yanlarında baktıkları bir kimsesiz gariban biri vardı. Sessiz, sakin, kimsesizliğin verdiği bir psikoloji midir, nedir çok uysal biri idi, o zamanlar yaşı da belki 20-25 falandı. Teyzemler ona Halil demezler de Guzu Bey derlerdi. Guzu bey evin hizmetini görür, ahır işlerine bakardı. Rahmetli eniştem de hem camide imamlık yapar, diğer zamanlarda babası Mehmet Ali (adaşım)amca ile birlikte bakkal çalıştırırlardı.

Guzu bey ile ben iyi arkadaştık, ona işlerinde de elimden geldiğince yardım ederdim. Böylece hem çalışş, hem vakit geçirmiş hem de eğlenmiş olurdum. Guzu beyle bazen Eniştemlerin Kağnı (Öküz arabası) sı ile ormana gider, yabani karayemiş dalları keser, arabaya yükler ve eniştemlerin köyü olan Isbahlar’a götürür orada istif yapardık ki, kışın hayvanlara onlar yem olarak verilirdi. Bu işlem bazen bir günümüz alır, Guzu bey önden hayvanları çeker, bende yükün üstünde tekerlek gıcırtıları arasında yolculuk ederdim.

Okula başlayacağım 1959 yılı yazı yine teyzemin yanında Kulakkaya’da idim. Eylül ayında okullar açılınca benimde okul çağım gelmişti.

Kulakkaya‘da, o seneye kadar bir ilkokul yokmuş, o yıl bir kahvehanenin üst katında genişçe bir odayı ilkokul olarak açmışlar ve Remzi Başar adında genç bir delikanlı da vekil öğretmen olarak görevlendirilmiş, okul çağı gelen çocuklarda okula başlamışlardı.

Teyzemin Beyi Rahmetli Mustafa eniştem de okulun açılması nedeniyle benimde okula gitmem gerektiğini söyledi. Çocuk aklımla bende okula gitmek istemediğimi söyledim. Rahmetli “okula gitmek istemesen bile gel beraber gidelim, okulu görelim ve beğenmezsen geri geliriz” diye beni ikna etti.

Sabahleyin birlikte okula gittik, sınıfın kapısını çalıp ben önde eniştem arkamda sınıfa girdik. Ben şaşkın şaşkın içeriyi gözler, öğrenci ve öğretmene bakarken ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Arkama dönüp baktığımda enişten çoktan gitmişti. Öylece kalakaldım. Çıksam çıkamıyorum, kalsam kalamıyorum. En sonunda Remzi Öğretmenimiz elimden tuttu ve beni bir sıraya oturttu ve öylece okula başlamış oldum.

Orada sanıyorum yaklaşık bir buçuk ay kadar okula devam ettim ve sonra köye anne ve babamın yanına evimize döndüm. Bizim okul hayatımız başlamadan bitmişti. Rahmetli babam beni okula verme taraftarı değildi. Çünkü çalışacak, yevmiyeye gidecek ve aile bütçesine katkı sağlayacak eleman daha önemli idi bizimkilerin gözünde.

Fakat bir yandan oradaki öğretmenimizin enişteme beni sorması, okula gidip gitmediği merak etmesi ve okula gitmem için eniştemi sıkıştırması, bu arada dayıma da haber göndererek mutlaka beni okula göndermeleri için ısrarcı olması, dayımın da babamı ikna etmesi sonucunda beni okula yazdırmaya karar verdiler.

Ama birinci dönem sona ermiş, karne tatili bitmiş, ikici döneme başlamışlar ve Mart ayı olmuştu. Nihayet bayımla, babam beni yanlarına alarak Duroğlu-Konacık İlkokulu’na götürdüler. Okulun Müdür Rahmetli Mehmet Türkoğlu idi. Biz Müdür beyin odasına girdik, zaten bizimkileri tanıdığı için hoşbeş faslından sonra dayım durumu anlattı ve beni okula kaydettirmeye getirdiklerini söyledi.

Rahmetli Mehmet Hoca şöyle bir baktı ve dayıma “Şaban Hoca, bu ne zaman, şimdi kayır olur mu, okulun dağılma zamanı geldi” dedi. Fakat yine dayım ve babamın ısrarı ile beni geçici olarak okula kabul etti ve1. Sınıfa başladım. Başarılı olursa sene sonunda usulen bir imtihan yaparak ikinci sınıfa alacağını söyledi. Böylece okula yeniden başlamış oldum.

Sınıf öğretmenimiz rahmetli Ali Türk idi. Tombalak, babacan, sevecen ve öğrencileri ile çok iyi ilgilenen bir öğretmenimiz idi. Kısa sürede arkadaşlarımın seviyesini yakaladım, öğretmenimizin tahtaya yazdığı cümleleri okuyor ve yazabiliyordum. Fakat öğretmenimize bunu söyleme cesaretim yoktu. Öğretmen sınıfa soruyor, okuyabilenleri tahtaya kaldırıyor ve onlara tahtada yazılanları başkaları duymasın diye kulağına okutuyordu.

Böylece okuyanlar çalışkanlara dâhil oluyor, yakasına kırmızı kurdeleyi takmayı hak ediyordu. Yine böyle bir ders sırasında sıra arkadaşım, komşumuzun oğlu Yavuzların Mustafa’ya tahtada yazılanları okuyabildiğimi söyledim, o da “Öğretmenim Mehmet Ali’de okuyor” diye hocaya müjdeyi verdi. Tahtaya kalktım ve ilkönce cümleyi hocanın kulağına ben okudum ve çalışkanlar sırasına geçmeye hak kazandım.

Sene sonunda sınıfın en iyilerinden biri olarak ikinci sınıfa geçtim. Böylece öğrencilik ve öğretmenlik dahil 50 sene sürecek öğrenim hayatına başlamış oldum.