Bugün, 25 Ocak 2026 Pazar

Mehmet Ali AYDIN


HATIRALAR HATIRLANDIKÇA-52 GECENİN GETİRDİKLERİ

HATIRALAR HATIRLANDIKÇA-52 GECENİN GETİRDİKLERİ


İnsanın bazen gecenin yarısında uykusu bölünür ve bir türlü yeniden uyuyamaz ya, işte o zaman insanın aklından geçenleri yazıya dökebilse hani derler ya;” anlatılmaz yaşanır” diye. O an düşündüklerinizi yazıya dökemiyorsunuz. Fakat öyle yaşanmışlıklar gözünüzün önünden film şeridi gibi akıp gidiyor ve geçmişinizi kısa sürede de olsa geniş bir özeti ile yaşıyorsunuz. Sonra da vay be ne günlermiş diyorsunuz.

Kendimi bildim bileli, aile ortamının buna müsait olması ve bunun dışında bir yaşantının da hoş karşılanmaması nedeniyle inançlarının gereğini küçük yaşlardan beri yapabildiğim kadarı ile yapmaya çalışan biriyim. Hatta Gazi’de okurken havaların güzel olduğu bahar aylarında okulun bahçesindeki çimenlik alanlarda bazen vakit namazı kıldığımız olurdu. Böyle bir zamanda ben namaz kılarken yanımdan birkaç tane kız öğrenci geçerken şöyle yadırgayan bir tavırla yanımdan geçerken benim de duyacağım bir şekilde “hangi çağda yaşıyoruz, yobaza bak, inadına okulun bahçesinde namaz kılıyor, bunlarda çok olmaya başladılar” sözler sarf etmişlerdi.

Yıllardır gecenin belli saatinde kalkarak gece namazları kılmayı ve ibadet etmeyi alışkanlık haline getirdik. Telefon olmadığı zamanlarda saati kurardık, şimdi ise aynı işi akıllı telefonlar yapıyor ve alarmı kuruyorum. Zamanı gelince melodilerle bizi uyandırıyor. Bazen ona gerek kalmıyor insan gecenin bir yarısında uyanıyor ve tekrar uyumak için çaba gösterse de başaramıyor. Bu arada da aklından bin bir duygu ve düşünce geçiriyor. Bazen geçmişteki yaşadıkları gözünün önünden geçiyor.

Bizim yaştakilerin, yaşı yetmişe dayananların, yaşadıkları zaman dilimi ülkemizin en sancılı, zor ve imkânsızlıklar dönemidir. Bilen bilir, bilmeyenler de öğrenebilir. Artık her şey bir tık ötenizde. İstediğiniz her türlü bilgi ve belgeye ulaşmanız mümkün. Fakat bu bilgilerin hepsine de inanmamak gerek, doğruluğunu araştırıp teyit etmekte yarar var. Yoksa sizi tamamen farklı bir yöne götürebilir.

Bu gecede böyle bir şey oldu, uyanmam gereken saatten bir- iki saat önce uyandım “yazsam hayatım roman olur” denir ya, roman olacak hayatımın bir kesiti gözümün önünde canlandı. Dedim ya bizim dönemimiz çok sıkıntıların yaşandığı bir dönemdi. Üstelik de bizim aile zar zor geçinen bir aile idi. Anne ve babamın bilek gücüne dayanan ve onların beden gücü ile başkalarına çalışarak kazandıkları çok az bir gelir ile geçinmeye çalışırdık. Çalışmayınca aç kalabilirdik. Bizde sekiz- on yaşlarına geldiğimizde hem okula gider hem de boş zamanlarda ailemize yardım ederdik. Fındık zamanı yevmiyeye gitmek, diğer zamanlarda bahçeden eve odun ederek taşımak, tarlada çalışmak gibi.

Rahmetli anacığım aklıma geldi. Ne cefakâr bir kadındı. O yokluklar ve zorluklar içinde altı tane evlat yetiştirmek her babayiğidin harcı değil. Elde yok, avuçta yok. Para yok pul yok. Rahmetli çamaşır yıkardı. Bir kazanda su kaynatır, sonra altı üç köşeli olan büyük bir sepetimiz vardı. Gençler bilmez ama biz o zamanlar bunlara harar derdik. Çamaşırları ona belli bir nizam içinde ona yerleştirirdi. Bir tabaka çamaşır üzerine temiz kül, bir tabaka çamaşır üzerine temiz kül, böylece bütün çamaşır sepete doldurulurdu. Sonra üzerine kazanda fokur, foku kaynatılan su yavaş yavaş dökülür böylece kül hem kiri temizler hem de çamaşır yumuşacık olurdu. Bir müddet bu şekilde bekleyen çamaşırlar daha sonra çıkarılır ve dere kenarına götürülürdü.

Bizim evimiz Aksu Deresi’nin hemen yakınında olduğu için annem çamaşırları dere kenarına götürünce beyazları biraz da sabunlayarak diğer çamaşırları da tokaçla bir düz taşın üstünde tokaçlayarak yıkar böylece çamaşırlar temizlenmiş olurdu. Bu ben anlatırken kolay gelebilir ama o kadar basit bir şey değildi. Özellikle tokaçlama güç gerektiriyordu. Sonrada çamaşırlar dallara asılarak kurutulurdu. Şimdiki hanımlar çamaşırları makineye koyarken bile sızlanıp duruyorlar ve yoruluyorlar. Diğer bütün işlerde olduğu gibi her şeyden şikayetçiyiz.

Ben rahmetli anacığımın yaşadığı müddetçe sabah namazından sonra uyuduğuna şahit olmadım. Sabah kalkar, namazını kılar, evi temizler, sonra da ahıra iner ve hayvanlarla ilgilenirdi. Hayvanlar deyince de bir iki tane değil. En az olduğu zamanlarda bile dört beş hayvanımız olurdu. Bizim en önemli yiyeceğimiz süt, yoğur ve gara pancardı. Sabah kahvaltımız da sofrada bir sahan pancar çorbası, başka bir sahanda fasulye turşusu ve bir çanak da yoğurttan ibaretti. Hep birlikte aynı kaba kaşık sallardık ve çok da keyif alarak yerdik. Şimdi soframızda sekiz-on çeşit kahvaltılık, kimi çay, kimi meyve suyu veya başka içeceklerle kahvaltı yapıyoruz ama yine de mutsuz ve şükürsüzüz.

Rahmetli anacığım o yoksulluk ve fakirliğe rağmen kapımıza gelen hiç kimseyi boş çevirmezdi. Evde ne varsa verirdi. Süt, yoğurt, çökelek, süzme ne varsa. Şimdi mi, ne gezer kapı komşumuzun durumundan haberdar bile değiliz. Hiç yere yüz lira harcıyoruz az geliyor, kapımıza gelen birine on lira verince ne kadar çok verdik sanıyoruz.

Aslında aklımdan o uykusuz saatlerde neler neler geçti ama aklınızdan geçeni o an yazıya dökemiyorsunuz ki, dökseniz bile o anki şekliyle aklınızda da kalmıyor ne yazık ki. Çoğu zamanda bizim okuma gibi bir alışkanlık ve derdimiz olmayınca da bizim yazmamızın bir anlamı da kalmıyor. Zaman zaman arkadaşlarım bana yazdıklarımı kitap haline getirmem konusunda ısrar ediyorlar. TamaM da kitap haline getirsem kitap okuyan var mı? Boşuna emek ve para harcamaktan başka bir işe yaramayacak bir durum. Yine umutsuz olmamak lazım. Aslında yazılacak çok şey var ama yer yok. Gelecek sefer diyelim…