Yaşlılarımız gençlerle konuşmaya başlayınca söze girerken; “bizim çocukluğumuzda, bizim gençliğimizde, bizim zamanımızda” diye söze başlarlar ya, bizde yaşlılar sınıfına dahil olunca artık söze böyle başlıyoruz.
Bizim dünyaya teşrif edip, çocukluğumuz ve gençliğimiz döneminde her şey farklı, belki dünya bile dönerken farklı idi. Benim anlatacaklarım yaşı 50’nin altında olanların anlamakta zorlanacağı şeyler de olabilir. Ben liseye gidinceye kadar elektrik nedir bilmiyordum. Elektrikli araçları geçtim bile. Camlı gaz lambası bile bizim hayatımıza altmışlı yıllarda girdi. İlkokula giderken aydınlatma aracımız teneke lambalardı. Deposuna gazyağı konur, ucuna fitil takılır ve o fitil yakılarak evimiz aydınlanırdı. Çalışma masası da yemek sofralarımızdı. Yeni nesil sofranın ne anlama geldiğini belki de bilmez.
Sofraya hemen hemen aynı saatlerde birlikte oturulur ve hep beraber ortadaki sahan veya tasa kaşık çalardık. Öyle sizin bildiğiniz gibi sofrada çeşit çeşit yemek de olmazdı. Pancar çorbası, arkasından kendi yetiştirdiğimiz ürünlerden karışık bir yemek ve arkasından bir tas ayran, içine birkaç kaşık ta yoğurt oldu mu değme keyfimize. Mısırımızı kendimiz yetiştirirdik. Arada ofis buğdayından yapılan ekmek bizim için kaymaklı kadayıf olurdu.
Ben yayla çocuğuyum, anne sütünden kesilince altı aylıktan itibaren yirmili yaşlara kadar her yıl ilkbaharda yaylaya gidip, sonbaharda dönen bir çocukluk dönemi yaşadık. Bizim yaşların çocukluğundaki eğlenceleri ve araçlarını günümüzün gençlerine anlatsanız bile anlayacaklarını sanmam. O kadar farklı dünyalarda yaşadık ki! Bizim çocukluğumuz çelik-çomak, taş tombala, göme çeliği, hartamadan kayak, suyun önüne bent yaparak oluşturduğumuz göletlerde yüzmekle, gobça (düğme)oynama, mile oynama, resimli kart oynama, bildirbir oynama ve yaylanın çayırlarında mal gütme ile geçerdi.
Biz çelik-çomak oynardık. Yassı taştan bir kale yapar, iki takıma ayrılır kura çekerdik. Kurayı kazanan takım taş kalenin önünden değneklerle çelik dediğimiz 10 cm kadar boyunda çeliklere vurur ne kadar uzağa vurursak onların çeliği kale taşına vurarak isabet ettirmelerini engellemiş olurduk. Her isabetsizlik karşı takıma bir sayı katardı. On sayıda da bir ekstra can kazanılırdı. Vurduğumuz çelik yakına düşer ve rakip çeliği bizim kaleye atar ve kale taşına isabet ettirirse o kişi yanardı. Rakip takım isabet ettirmeden on sayı kazanırsa bir can daha kazanmış olurdu. Değnekle vurulan çeliği havada yere düşmeden yakalarsanız rakip takım o oyunu kaybetmiş olurdu. Ama onu yapmak da her babayiğidin harcı değildi. Şimdi ne çelik kaldı ne çomak. Ne çelik-çomak oynayacak yaylalar nede o yaylaları şenlendirecek çocuklar. Yaylalar bile betona teslim oldu. İnsanlarda teknolojiye.
Taş tombala oyunu oynardık. İki kişide oynayabilirdik, takım olarak da oynayabilirdik. Yassı ve düzgün taşları üst üste yığar, sonra yün ya da orlon iplerden yaptığımız 10 cm çapında iplikten toplarımız vardı. Taş istifinin karşısına geçer ve topla istifi belli bir mesafeden yıkmaya çalışırdık. Yıkamayan takım ebe olurdu. Rakip yıkmaya çalışırdı. Topla vurup yıktığınız taşları rakibiniz dizmeye çalışır, sizde vurduğunuz topu almaya koşardınız, siz topu alıp atış yaptığınız çizgiye gelene kadar rakip taşları dizerse sayı kazanır, dizemezse oyunu kaybeder ve siz atmaya ve taşları yıkmaya devam ederdiniz. Tersi olursa atışa onlar geçer, siz onların yıktıklarını dizip sayı kazanmaya gayret ederdiniz. Temiz havada, çayır ve çimen içinde bol oksijenli yaylalarda ne güzel olurdu taş tombala.
Göme çeliği oynardık ki bu çelik çomak oyununun farklı bir versiyonu idi. Aynı mantıkla oynanır, çeliği en uzağa gönderen takım rakibin başlangıç noktasına çelik gelinceye kadar değneklerle kuyu kazar ve belli bir derinliğe kadar eşilirdi. O derinliğe ulaşan rakibi o kuyuya gömerdi. Fakat bu çok tercih edilmezdi. Çünkü rakip takımın gururu incinir ve reklam olurdu.
Siz hiç hartamadan kızak kaydınız mı? Kimilerinin “Allah, Allah o da neymiş?” dediğini duyar gibiyim. Bu bizim yaylanın bayırlarında çimenler üstünde yaptığımız bir kayma oyunu idi. Bu oyunda bile yarışmayı severdik. Aynı noktadan hareket eden kişilerden en hızlı kayarak bayırın sonuna ulaşan yarışı kazanırdı. Önce hartamanın ne olduğunu bilmek lazım. Hartama budaksız doruk ağacından yapılan boyu ortalama bir metre, eni ağacın özelliğine göre 10-15 cm ve kalınlığı da en fazla yarım cm olan bir çatı örtü malzemesidir. Biz o hartamalarla altına biraz da hayvan dışkısı sürerek kaygan hale getirir rampanın başında hartamanın üzerine bir ayağımız önde, diğeri arkada çömelir, ellerimizle yandan kayak skileri gibi hem denge sağlar hem de hızlanarak kayardık. 100-200 metrelik bayırı bir iki dakikada hızlıca iner sonrada ıkına sıkına kan ter içinde gerisin geriye bayırın başına yürüdük. Ve bunu defalarca yapardık.
Yayladaki en güzel eğlencelerimizden biri de bizim obanın hemen alt tarafında akan Çaman deresi dediğimiz dereye yaptığımız havuzlarda yüzmekti. Yazıyı çok da uzatmanın manası da yok. Okuma özürlü bir toplumuz. Bir absürt fotoğrafa binlerce beğeni yağdırıp, bir sayfa yazıyı okumaya erinen insanlarız. Bu nedenle çok da uzatmanın manası yok. Bunu diğer çocukluk eğlencelerimizi bir başka yazıya erteleyelim.


