İnsanın bir şeye ihtiyacı olmayınca onu elde etmek için de bir çaba harcamasına gerek olmuyor. 1980’li yıllarda bir memurun kredi çekmeden, borçlanmadan ev ve araba alması çok zordu. Ya doğuştan zengin olacaksınız ya da böyle şeyleri hayal etmeyeceksiniz. Araba alma ihtimalim olmadığı için ehliyet almak diye bir derdimde yoktu. Bilenler bilir o yıllarda ehliyet almak da deveye hendek atlatmak kadar zordu. Şimdiki gibi Şoför Eğitim Kurumları yoktu. Ayrıca ehliyet imtihanları da polisin yetkisinde idi.
Ehliyet imtihanlarında dönen dolaplar ve rüşvet dedikoduları da azımsanacak gibi değildi. Ya torpiliniz olacak ya da birilerini görecektiniz! Bizim köyden çok yakın tanıdığım Mustafa abimiz vardı. Yazılı imtihandan başarılı olmuş, sıra direksiyon imtihanına gelince aracı kullanırken yanındaki polis memuru sormuş “Buradan bakınca kaç metre ilerisini görebiliyorsun”. Bizimki de o sırada tam viraj alıyormuş ve demiş ki; “15 metreyi görüyorum”. Memur sağa çek, dur demiş ve ilave etmiş “sen bu kadar kısa mesafe görüşü ile ehliyet alamazsın” demiş ve göndermiş.
Bizimkisi kırgın, üzgün akşam kahveye gitmiş, arkadaşları sormuş Mustafa ehliyet işi ne oldu. Bizimki de çok güzel sürdüm ama virajda en fazla on beş metreyi görebildiğim için alamadım deyince daha önce ehliyet imtihanına girip de aynı olayı yaşayan biri “Oğlum en az iki yüz elli metreyi görmen lazımdı. Yoksa ehliyet alamazsın demiş. Mustafa abim durumu çakmayınca bu defa sözlerine açıklama getirmiş ve onlar senin ehliyet alabilmek için onlara ne kadar para vereceğini sormuşlar sen de bu işlerde bezin olmadığı için anlamamışsın. Diyecektin ki iki yüz elli metre ilerisini görebiliyorum ve evrakların arasına 250 lirayı yerleştirecektin, bak o zaman nasıl alıyordun demiş.
Bir daha ki sefere bu mesafeyi görüp gerekeni yapınca ehliyetini almaya muvaffak olmuş. Ehliyet imtihanları ile ilgili hemen hemen herkesin o yıllarda bir hikayesi ve anısı mutlaka vardır. Hatta çok yakın tanıdıklarım vardı, arabayı söküp parçalara ayırsanız onları birleştirip tekrar çalıştıracak kadar becerisi olanlar vardı ve ehliyet alamıyorlardı. Bu nedenle ben de hiç ehliyet almak için uğraşma gereği duymamıştım.
Ordu Lisesi’nde çalışırken 1988 yılında o zaman Trafik Şube Müdürü olan Ömer Bey vardı ve oğlu Bahadırın hem tarih hem de sınıf öğretmeni idim. Bir bayram töreninde Ömer beyle sohbet ederken bana “Hocam Ehliyetiniz var mı?” diye sorunca bende esprili bir cevapla “Vermediniz ki olsun” dedim. Sağ olsun hemen yarın gel evraklarını tamamla ve sana bir ehliyet verelim dedi. İlave etti “biz devlet memuruyuz yarın öbür gün tayin oluruz hemen müracaatını gerçekleştir ve ehliyetini verelim” dedi. Ben de hemen ilk mesai günü gerekli evrakları hazırladım, müracaatımı yaptım.
O yıllarda yazılı ve direksiyon imtihanı aynı gün yapılıyordu. Öğleden önce yazılı imtihana giriyor, başarılı olursanız öğleden sonra da direksiyon imtihanına giriyorsunuz. Sabah yapılan yazılı imtihanda bir yanlış sorum olmuş ve 97 puan alarak yazılıda başarılı olmuştum. İmtihanı yapan başkomiser öğleden sonra şimdiki Ulubey yolunda Çakalçıkmazda direksiyon imtihanı oluyordu. Ben yazılıdan sonra Ömer beye imtihanda başarılı olduğumu ve öğleden sonra da direksiyon imtihanına gireceğimi söyledim. Ömer bey komiser Zeki Bey’i çağırdı, benimle tanıştırdı ve ona benim öğleden sonra imtihana gireceğimi söyledi.
Öğleden sonra imtihan güzergahına vardım. O zamanlar herkes imtihana gireceği aracı kiralıyor, onunla imtihana giriyordu. Sıram gelince araca bindim, çalıştırdım ve yavaş yavaş sürmeye başladım. Biraz sürdükten sonra Zeki komiser:” Hocam kâfi, bugün hemen ehliyet verirsek dikkat çeker, şimdilik seni bırakıyorum ama bundan sonraki ilk sınavda ehliyetini vereceğim” dedi. Bende kendisine teşekkür ederek ayrıldım. Artık yeni imtihan gününü beklemeye başladım.
Nihayet ikinci imtihan için gün geldi. Emniyet Müdürlüğüne gittim Ömer Müdürümü sordum yıllık izine ayrılmış. Zeki Komiseri sordum o da izinde imiş. İmtihan güzergahına gittim ve baktım imtihan komisyonu değişmiş, Zeki Bey yok, onun yerine “dosya yakan” şöhreti ile anılan Feyyaz Komiser imtihan yapıyor. Sıram geldi araca bindim, çalıştırdım ve hareket ettim, galiba debriyajdan ayağımı biraz erken kaldırdım ki bizim araç lastikleri ıslık çalarak hızla yerinden fırladı. Göbeği döndüm ve imtihan güzergahına çıktım. Çıkar çıkmaz Feyyaz Komiser “hocam sağa çek, kaldın, in” dedi. Böylece ikinci hakkımda yanmış oldu. O yıllarda üçüncü hakkında da ehliyet alamazsanız dosyanız yanıyor ve yeniden baştan başlıyorsunuz.
Artık üçüncü direksiyon sınav günümü bekliyorum aynı zamanda da Ömer beyin izinden döndüğü bir zamana denk gelmesi için de dua ediyorum. Yoksa bizim bileğimizin hakkı ile ehliyet almamız mucizelere bağlı. Ben de hem hediye (!) yani belli bir metreyi görmek ve o kadar hediye de (!)vermek istemiyorum hem de başkalarına yalvarmak.
Üçüncü imtihan günüm de belli oldu ve imtihandan bir gün önce Ömer Bey’i ziyaret ettim. İzinden dönmüştü. Biraz sohbet ve hasbihal ettikten sonra ehliyeti alıp almadığı sordu. Ben de olanları anlattım ve dosyamın yanmak üzere olduğunu ve yarın son şansım olduğunu söyledim. Bunun üzerine biraz da esprili bir şekilde “burada benim hocamın dosyasını yakacak herif var mıymış?” dedi. Ve Zeki Komiseri çağırdı ve “Hocam yarın sınava girecek” dedi. Zeki Komiser de “Emredersiniz Müdürüm” dedi ve çıktı.
Ben içerde daha ne kadar oturdum ve müdür beyle sohbet ettim bilmiyorum. Sonra müsaade istedim ve çıktım. Baktım ki Zeki komiser kapıda beni bekliyor. Hemen yanıma gelerek “Hocam Sabah erkenden gelin ve kimse gelmeden ilk önce sizin imtihanı yapalım ve bu işi halledelim” dedi. Ben de kendisine teşekkür ederek tamam dedim.
Ertesi gün sabah erkenden gittim, hemen beni imtihana aldı, daha öncekilerden daha berbat kullanmama rağmen “tamam hocam, yarın gel gereken işlemleri yapalım ve ehliyetini al” dedi. Ve böylece maceralı bir süreçten sonra ehliyetimi almış oldum. Artık sıra zenginleyip araba almaya gelmişti ama bizim gibi memurlar için bir hayalden başka bir şey değildi.
