reklamy

Mehmet Ali AYDIN


HERKESİN BİR HİKÂYESİ VAR

HERKESİN BİR HİKÂYESİ VAR



Herkesin hayatında kendisi için önemli olan ve unutmadıkları yaşanmışlıkları vardır. Hepsi farklı farklıdır. Benim de hayatımda bana göre önemli kilometre taşları dediğim zamanlarım var. Bu size göre hiçbir anlam ifade etmeye de bilir. Yaşayan için ise çok şey ifade eder.
Ben, köy çocuğu olmam nedeniyle tabiatla haşır neşir olmanın doğal sonucu olarak tabiatı çok severim. Hala bu yaşımda bile olsa fırsat bulduğumda tek başıma da olsa yaylalara çıkar tabiatla baş başa geçireceğim birkaç saati değerlendirmekten kaçınmam. Fırsat buldukça da arkadaşlarımla beraber, uzun doğa yürüyüşlerine çıkar kilometrelerce yürürüm. Bunu dört mevsimde de yaparım.
Çocukluğumun ilk altı ayından, yirmili yaşlara gelinceye kadar yılın 4-5 ayını yaylamızda geçirirdim. Bu bende yaylalara, dağlara karşı bir ayrı bağlılık ve sevda oluşturdu.
Yine böyle bir yayla zamanı Kulakkaya’da oturan rahmetli teyzemin yanına gittim ve o yaz yayla zamanını teyzemlerde geçirdim. Teyzemlerin bir evi köyleri olan Isbahlar’da bir evi de Kulakkaya merkezde idi. İki yer arasında gidip gelirdim. Teyzemlerin bir de yardımcıları vardı. Adı Halil olmasına rağmen ona “Guzu Bey” diye hitap ederlerdi. Gariban kimsesiz biri idi ve onu teyzemler yanlarında bakarlardı. Biz onunla ormana gider, odun yapar, hayvanların kışın yemesi için yabani karayemiş dalları keser ve kağnı arabası ile eve taşırdık. Siz öküzlerin çektiği ve gıcırtılar arasında oflaya puflaya giden kağnıya bindiniz mi?
Teyzemin kayın pederi de benim adaşımdı ve bir bakkal dükkânı vardı. Her seferinde dükkâna gelince bana ya ağızda kolayca eriyen peynir şekeri ya da akide şekeri verirdi. Benim de çok hoşuma giderdi. Adaşım Allah rahmet eylesin çok tonton bir dedeydi.
Zaman ilerlemiş, son bahar gelmiş ve okullar açılmaya başlamıştı. Kulakkaya’da o sıralarda okul da yoktu. Sonra nasıl oldu bilmiyorum bir vekil öğretmen ayarlandı, bir kahvehanenin üst katı da okul olarak kiralandı ve bir göz odada İlkokul açıldı. Okulun öğretmeni lise mezunu genç bir delikanlı idi. Oranın tanınmış ailelerinden Züherlerin oğlu Remzi.
Ben Kulakkayalı olmadığım için okul beni de çok ilgilendirmiyordu. Nasılsa yakın zamanda köye dönecektim. Bir gün teyzemin beyi Mustafa Eniştem Allah rahmet eylesin, kendisinden razı olsun bana seni okula yazdıralım mı dedi. Ben önce karşı çıktık olmaz falan dedim ama eniştem gel bir gidelim, bakalım ve beğenmezsen geri döner geliriz dedi. Ben de olur dedim.
Nihayet enişten beni elimden tuttu ve kahvehanenin üstündeki okula götürdü. Sınıfın kapısına vurdu ve içeri girdik. Ben içerde ayakta öğrencileri ve öğretmeni şaşkın şaşkın izlerken ne kadar zaman geçtiğini bilmiyorum. Şaşkınlığım geçince arkama döndüm eniştem yok. Beni bırakıp kaçmış. Önce ne yapacağımı şaşırdım. Gitsem mi, kalsam mı bilemedim. İlk tedirginliğim geçti kapıya yöneldim çıkıp gideceğim Remzi hocam gel otur, sonra birlikte gideriz dedi. Oturuş o oturuş hala gidiyorum.
O zamanlar, böyle imkânlar, fırsatlar, araç ve gereçler ne gezer. Eski püskü sıralar, gıcırtısında kahvedekilerin iki de bir yukarı çıktığı tırabzan döşemeler, nereden geldiği belli olmayan adı kara ama kendisinde karalık kalmayan karatahta.
Neyse biz, bir zaman sonra o okul galiba hoşa gitmemiş olacak ki, Kulakkaya’nın camisinin yanında geniş bir tek katlı binaya taşındık. Galiba burası ya dükkân ya da kahve idi. Çalışmayınca okula tahsis etmişlerdi. Oraya taşındık.
Eğitim sistemi de şimdiki gibi değil. Önce yazma alışkanlığı kazanabilmek için çeşitli şekillerde çizgiler çiziyoruz. Bir iki defter çizgi çizmekle bitiyor. Sonra rakamları, derken harfleri öğreniyoruz. Derken sonbaharın sonuna yaklaşıyoruz ve ben okulu bırakıp köye dönüyorum.
Okuldan ayrılırken yalnız Remzi öğretmenimiz enişteme sıkı sıkı tembih ediyor ki; bu çocuğu ziyan etmeyin mutlaka okutun. Gittiği yerde de bir okula versinler diye.
Köye dönünce beni buradaki Konacık İlkokuluna yazdırır babam diye bekliyorum. Ama onun beni okutmak diye bir derdi yok. Ona bahçede çalışacak işçi lazım. Karne tatili oldu. Tatil bitti, okullar yeniden açıldı benim durumda bir değişiklik yok. Babamın beni okula verme diye bir çabası yok. Galiba enişten bir yandan, rahmetli dayım bir yandan babamı sıkıştırınca, Mart ayının ortalarına doğru Rahmetli babam ve dayım beni elimden tutarak pazaryerimiz olan Duroğlu’nda bulunan Konacık İlkokuluna kayıt için götürüyorlar.
Okulun Başöğretmeni Rahmetli Mehmet Türkoğlu. Odasına giriyoruz. Dayım durumu anlatıyor ve kayıt için geldiğimizi söylüyor. Mehmet Hoca sanki hayırdır bu ne zaman şimdiye kadar neredeydiniz der gibi bizimkilerin suratına bakıyor. Dayım durumu anlatmaya çalışıyor. Neyse Mehmet Hoca bizimkileri iyi tanıdığı için bir ayrıcalık yapıyor ve beni şimdilik kayıtsız alalım. Bakalım durumuna, baktık sene sonunda durumu iyi usulen bir imtihanla gelecek yıl ikinci sınıfa kayıt yaparız diyor ve ben yeniden okullu oluyorum.
Sınıf Öğretmenim Ali Türk, orta yaşlarda tecrübeli bir öğretmen. Sınıfta oldukça kalabalık, bir kişilik boş yer var o da bizim mahalleden rahmetli Yavuzların Mustafa’nın yanı. Mecburen onun yanına oturuyorum. Mustafa birinci sınıfa üç yıllık. Yavaş yavaş okula, sınıfa, öğretmenime ve arkadaşlara alışıyorum. Onlar fişle hece ve cümleye geçmişler. Ben onlara göre epey gerideyim ama aradaki farkı hızla kapatıyorum.
Çünkü ben daha 4-5 yaşlarında iken Kur’an okumasını öğrenmiş ve 3-4 hatim yapmıştım. Hocamız okumayı çözenleri tahtaya kaldırıyor ve kulağına okutuyor ve okuyanları ayırıyordu. Ben en son gelen öğrenci olduğum için çoğu zaman okuduğum halde parmak kaldırmaya çekiniyordum.
Yine böyle bir ders saatinde hocamız tahtaya bir cümle yazdı ve okuyanları sordu. Birkaç öğrenci parmak kaldırdı ve onları tahtaya aldı. Cümleyi ben de okumuştum. Sıra arkadaşım Mustafa ben okuyorum deyince; Mustafa parmak kaldırdı. Hocamız da hayırdır Mustafa sende mi okudun diyerek biraz ona takıldı. Mustafa da yok hocam Mehmet Ali okuyormuş dedi. Hoca beni de tahtaya kaldırdı ve öncelikle cümleyi kulağına sessizce bana okuttu ve okuduğumu görünce beni Mustafa’nın yanından kaldırıp çalışkanların olduğu tarafa oturttu.
Ben o kısa zaman içinde sınıfın en iyi öğrencilerinden biri oldum. Zaten ufak tefek, çok sevimli ve sempatik bir çocuk olduğum için kısa zamanda okulun maskotu olmayı başarmıştım. O sene iki buçuk ayda sınıfımı geçip ertesi yıl ikinci sınıfa başladım.
Okula başlama maceram oldukça enteresan olduğu için unutmadığım anılarımdan birisidir. Rahmetli babam, ikna olup beni okula vermese belki de bu gün bu satırları karalama şansım olmayacaktı.