Yaşı ellinin altında olanlar pek bilmezler, bizim 1980 ihtilaline kadar kutladığımız ve tatil yaptığımız bir bayramımız vardı. Hürriyeti rafa kaldırdığımız ve mevcut anayasayı ilga ettiğimiz ve 27 Mayıs 1960 yılında demokrasinin ırzına tecavüz ettiğimiz ihtilali kutsamak için 1963 yılından 1980 ihtilaline kadar bayram olarak kutladığımız bir gündü Hürriyet ve Anayasa bayramı.
Tarihe ve geçmişe ilgi ve alakamız olmadığından ve günü birlik yaşamayı seçtiğimiz için hem kendi tarihimize hem de dünya tarihine yabancıyız. Yeri geldiğinde çok şanlı bir tarihimiz var naraları atarız ama araştırma ve inceleme zahmetine katlanamadığımız içinde ondan bir haberiz.
Hâlbuki elin oğlu bizim tarihimizi en ince teferruatına kadar inceleyip ondan kendine örnekler alıp kültür ve medeniyetini geliştirme peşindedir. En basiti bizim vakıf medeniyetimizi örnek alan Amerikalılar bunu kendi ülkelerinde uygulamışlardır.
Konuyu çok fazla uzatmadan esas anlatmak istediklerimize geçelim. Gerçi sizler birkaç satırı geçen yazıları okuma zahmetine katlanmıyorsunuz ama ben yine de insani ve vicdani vazifemi yapayım.
Bildiğiniz üzere Ülkemiz 1923 yılından itibaren tek parti tarafından yönetilmiş ve bu dönem zarfında fazla parti kurulmuş olsa da çeşitli kılıflar uydurularak kısa süre içinde kapatılmıştır. Bu ayrıca geniş bir yazı konusudur. Ya da merak edenler için ayrı bir araştırma konusudur. Mevcut rejimin kurucusu olan düşünce farklı fikirlere hep kuşku ile bakmış ve kendileri Cumhuriyetin kurucusu olduğu için ülkeyi tapulu malları gibi istedikleri gibi yönetmişlerdir.
Fakat 1940’lı yıllara gelince artık mızrak çuvala sığmamaya başlamış, genel eğilimde bu yönde olunca göstermelik de olsa çok partili hayata geçiş sağlanmıştır. Çok partili ilk genel seçimler 1946 yılında yapılmış ve tarihimize bir garabet olarak geçen ve dünyada pek örneği olmayan bir seçim gerçekleşmiş “açık oy, gizli tasnif” sonucunda tek parti döneminin iktidar partisi CHP yeniden iktidara gelmiştir.
1950 seçimlerinde artık “açık oy, gizli tasnif saçmalığı da yememiş ve yapılan seçimleri ezici bir çoğunlukla Demokrat Parti kazanmıştır. Hâlbuki Demokrat Partinin kurucuları da CHP tezgâhında yetişen politikacılar ve arkadaşları tarafından kurulmuş bir parti idi. “Yok aslında birbirimizden farkımız ama biz Osmanlı Bankasıyız” reklamı gibi bir şey olmuştu.
Ardından yapılan iki seçimi daha Demokrat Parti kazanınca iktidar gücü ve otoritesini kaybeden CHP rahat durmamıştır. Orduyu tahrik ederek memlekette ortamın gerilmesini sağlamıştır. Bu arada Demokrat Parti içinde her türlü karalama tezgâhı kurulmuş. Memlekette kaos ortamı yaratılması için her yol mubah görülmüştür. Hatta ismi lazım değil o zaman genç bir CHP’li olan sonrada Türk siyasetinde önemli rol oynayan biri bir miting sırasında Adnan Menderes’in yakasına yapışarak “Hürriyet istiyoruz” deme cüretini göstermiş. Adnan Menderes’te kendisine “Bir başbakanın yakasına yapışacak kadar cüret gösteriyorsun, bundan fazla özgürlük mü olur” demişti.
Hürriyet ve özgürlük isteyen askeri ve sivil güçler her yolu denemişler ve sonunda 27 MAYIS 1960 tarihinde emir komuta zinciri dışında bazı subaylar tarafından ihtilal tertiplenmiştir. Daha sonra da komuta kademesi bu işi sahiplenmek zorunda kalmış ve halkın oyları ile demokratik bir şekilde iktidara gelen Demokrat Partiye olduğu kadar halkın iradesine Karşı da bir darbe yapılmıştır.
Daha sonraki dönemlerde de bundan cesaret alan Ordu mensupları istemedikleri iktidarlara karşı darbe yapmayı bir hak olarak görmüş ve demokratik rejime müdahale etmekten çekişmemiştir. Bunu bazen darbe, bazen muhtıra bazen de balans ayarı olarak gerçekleştirmiştir.
Son olarak da 15 Temmuz 2016 yılında bir kez daha denemeye kalkmış ve milletimizin müdahalesi ile boyunun ölçüsünü almıştır. Biz uyanık olmaz ve tarihimizi bilmezsek başka darbelere her an muhatap olabiliriz.
Darbeden sonra ülkede “cadı avı” misali Demokrat Partili avı başlamış, binlerce insan mahkemelere doldurulmuş devrin Cumhurbaşkanı, Başbakanı ve bakanları Yassıada da yargılanmış kimi ağır cezalara çarptırılmış, bir başbakan iki bakan olmak üzere üç kişi idam edilmiştir. Cumhurbaşkanı yaşlılıktan dolayı (!) bu olaydan yırtmıştır.
Fakat bu olay tarihimize kara bir leke olarak geçmiş ve bütün ihtilallerin meşru dayanağı sayılmıştır. Mahkûm edilenler hakkında “at davası” “it davası” “bebek davası” gibi akla hayale gelmeyen davalar açılmıştır. Mahkeme başkanı mantıklı bir delil olmamasına rağmen verdiği cezaları haklı gösterebilmek için “sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor” diyebilmiştir. Yassıada davalarında hukuk katledilmiştir.
Mahkûm edenleri bu millet nefretle anarken, mahkûm edilenler vicdanında kahraman ilan etmiştir. Merhum Özal zamanında da Yassıada mahkûmlarına iadeyi itibar sağlanmış, naaşları bugün Topkapı semtinde anıt mezara nakledilmiştir.
İhtilalden üç yıl sonra da yaptıkları rezalete kılıf giydirenler milletle alay edercesine bu olaya “Hürriyet ve Anayasa Bayramı” demişler ve bize zoraki bayram olarak kutlatmışlardır. Eğer uyanık olmazsak bize yine böyle bayramları dayatabilirler. Benden hatırlatması.
Unutmayınız ki en kötü demokrasi en iyi darbeden her zaman iyidir. Demokrasilerde seçimle gelenler seçimle gitmelidir. Biz istemiyoruz diye halkın seçtiklerini hakir görme hakkımız yoktur. Demokrasiyi içselleştirenler sonuçlarını da kabul etmeliler.


