Özellikle son günlerde yaşadıklarımız hayatımıza renk katan ve bizi biz yapan çoğu değeri erozyona uğratıp kaybettiğimizin göstergesidir. Son olarak oynayamadığımız süper kupa mıdır ne andırdır o maçtan kendine vazife çıkaran bazı şizofrenler Türk-Arap düşmanlığını körüklemeye başladı.
Halbuki bizler herhangi bir milletten olmadan önce insan olarak yaratıldık ve aynı atadan türedik. Dolayısıyla hepimiz Hz. Adem ve Hz. Havva’nın çocuklarıyız. Evet önce insanız sonra biz Elhamdülillah Müslümanız ve Türk’üz. Dolaysıyla Müslüman olmayan bir Türk’ün benim bakış açımla Müslüman olmayan diğer milletlerden bir farkı yoktur. Bizi farklı kılan milli olduğu kadar dini kimliğimizdir.
Ayrıca bizim diğer Müslümanlarla din kardeşliği bağımız var. Belki de samimi ve ihlaslı bu bağ diğer bağlardan çok daha önemlidir diye düşünüyorum. Biyolojik kardeşler küçük bir menfaat uğruna birbirleri ile kavga edebilir, dargınlık güdebilir hatta bir karış toprak için birbirlerini katledebilirler. Ama gerçekten inanarak yaşayan bir Müslümanın bırak din kardeşini başka bir dinden insanı bile katletmesi mümkün değildir.
Gerçek kardeşlik, dostluk ve arkadaşlık gerektiğinden karşısındaki insanın derdiyle dertlenmeyi, sevinciyle sevinmeyi gerektirir. Gerektiği zaman kendi nefsinden fedakarlıkta bulunmaktır.
Bu konuda Peygamberimiz (SAV) şöyle buyurmaktadır:
“Allah’ın kullarından birtakım insanlar vardır ki, nebi değildirler, şehit de değildirler, fakat kıyamet gününde Allah katındaki makamlarından dolayı nebiler ve şehitler imrenerek bakacaklardır.”
Ashab-ı Kiram:
“-Bunlar kimlerdir ve ne gibi hayırlı ameller yapmışlardır? Bize bildir de, biz de onlara sevgi ve yakınlık gösterelim ya Resulallah!” dediler.
Resulallah (SAV):
“Bunlar öyle kavimdir ki, aralarında ne akrabalık ne de ticaret ve iş münasebeti olmaksızın, sırf Allah rızası için birbirlerini severler. Vallahi yüzleri nurdur ve kendileri de nurdan bir minber üzerindedirler. İnsanlar (kıyamet günü) korktukları zaman bunlar korkmazlar, insanlar mahzun oldukları zaman bunlar hüzünlenmezler.” Buyurdu ve peşinden şu ayeti okudu:
“Bilesiniz ki, Allah’ın dostlarına korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de. Onlar ki Allah’a iman etmişlerdir ve hep takva ile (kalben Cenab-ı Hakk’a olan yakınlıkları sayesinde) korunur dururlar. Onlara dünya hayatında da ahiret hayatında da müjdeler vardır. Allah’ın sözlerinde değişiklik yoktur. İşte bu en büyük kurtuluştur.” (Yunus Suresi 62-64)
Yine Allah Resulü (SAV) bir hadislerinde şöyle buyuruyorlar:
“Müslümanın Müslüman üzerindeki hakkı altıdır. Karşılaştığı zaman selam ver, seni davet ederse icabet et, senden nasihat isterse nasihat et, aksırınca Allah’a hamdederse “yerhamukellah” de, hastalandığında onu ziyaret et, öldüğü zaman cenazesinin ardından git.”
“Selamı yayınız, fakir ve yoksulları doyurunuz, böylelikle Aziz ve Celil olan Allah’ın sizlere emrettiği şekilde kardeş olunuz.”
Kardeşliğin ölçülerini Kur’an ve Allah Resul’ünün sözleri ile ortaya koymaya çalıştık. Şimdi ölçün, biçin ve tartın ne kadar kardeş olduğunuzu anlayın. Acaba kaç tanemiz arkadaşını, din kardeşini ve dostunu nefsinin arzu ve isteklerinden daha önde tutabilir. Kendi ihtiyacı olduğu halde elindeki bir malı daha çok ihtiyacı olduğunu bildiği kardeşine verebilir (İsar).
Onu yapacak insan bulabilir miyiz? Esas cevaplanması gereken soru bu. Hicret yıllarında Medineli Ensar, Mekke’den gelen muhacir kardeşlerine ellerinde ne var ne yok yarısını bağışlamıştı. Acaba biz bu durumla karşılaşsak ne yapardık. Bir düşünün! Bunun en basit göstergesi savaşlar ya da başka nedenlerle ülkemizde gelen insanlara karşı tavrımıza bir bakalım! Acaba bir Ensar davranışı mı?
Baba mirasını paylaşırken bile birbirlerini katledebilen aynı anne ve babanın çocuklarından Ensar davranışı beklenebilir mi?
Bizi bu hale getiren nedenler nedir? Üzerinde düşünülmesi gereken esas konu bu olsa gerek. Buyrun düşünelim isterseniz…


