Evvel zaman içinde, bir çocuk varmış. Bu çocuk, yedi yaşına geldiğinde babası:
- Oğlum, artık okuma yaşın geldi, demiş.
Çocuk:
-O ne demek baba? Diye sormuş.
-Okula gideceksin, oğlum.
-Okul nedir baba?
-Gidince görürsün oğlum.
-Ben gitmem baba.
-Gideceksin oğlum, başka çaren yok. Okuma yazma bilmeyene adam demiyorlar artık.
Çocuğun istememesine rağmen, bir gün, babası oğlunu almış; kasabaya inmiş. Oğlunu bir okula yazdırmış ve köye dönmüş.
Çocuk, isteksiz de olsa okula gitmeye başlamış. Günler, aylar geçmiş ama bir türlü okuma yazmayı öğrenememiş. Kendi kendine: “Öğretmen, şu tuhaf şekilleri nasıl da bir araya getirip yazıyor? Sonra, öğrenciler, nasıl bunları birleştirip de okuyorlar, anlamıyorum” diye söylenirmiş.
Artık, bıkıp usanmış. Bir gün, köyüne dönmek üzere yola çıkmış. Uzun süre yol yürüdükten sonra köye gelmiş.
Babası, oğlunu görünce:
- Oğlum, aferin sana. Demek herkesten önce okumayı ve yazmayı öğrenerek okuldan döndün, öyle mi?
Demiş.
Çocuk, okuma yazma öğrenemediğini, hayvanları otlatarak ailesine yardımcı olmak istediğini, bu nedenle de köyüne döndüğünü söylemiş. Babası çok öfkelenmiş ama, ne yapsın? Çareyi susmakta bulmuş.
Okumak istemeyen çocuk, bir gün, hayvanları otlatmaya götürmüş. Öğle vakti olmuş, sıcak bastırmış. Uykusu gelince bir ağacın altında uykuya dalmış. O sırada bir karınca, ağzında bir buğday tanesi olduğu hâlde çocuğun alnına doğru çıkıyormuş. Birden ürpermiş, eliyle karıncayı çarpmış. Karınca yere düşmüş. Bir de bakmış ki, küçücük karıncanın ağzında bir buğday tanesi... Yeniden uykuya dalmış. Bu sefer karınca, yine ağzındaki buğday tanesiyle, çocuğun elinin üzerinde yürümeye başlamış. Çocuk, yine uyanmış. Elini sallamış, karınca düşmüş. Üçüncü kez, karınca yine aynı şekilde çocuğun eline çıkmış. O elini yine silkelemiş. Karınca da ağır ağır onun yanından uzaklaşmış. Ama buğday tanesini ağzından hiç bırakmamış.
Okumak istemeyen çocuk, karıncadan dersini almış. Ertesi gün, babasından izin alarak yeniden okulunun yolunu tutmuş.
(Türk Masalı)
