reklamy

Mehmet Ali AYDIN


KUR’ANLA ARANIZ NASIL?

KUR’ANLA ARANIZ NASIL?


 

Dinimizin en önemli başucu kitabı ve kaynağı Kuran-ı Kerimdir. Bizim onunla muhabbetimiz, dinimizle olan samimiyetimizin bir ölçüsüdür. Hayatımızda ona ne kadar yer veriyorsak, ne kadar uyuyorsak dindarlığımız da o orandadır.

Kur’an bizim için bir başucu kitabı, hayat düsturu mu, yoksa kıymetli örtükler içinde duvara astığımız süs eşyası mıdır, bir karar vermeliyiz. Kurandan, sünnetten bağımsız bir İslam olamadığı gibi, onları hayatına tatbik etmeyenden de gerçek manada Müslüman olamaz. Sadece ismimiz Müslüman olur o kadar.

Zaten bu gün Müslümanların başına ne geldiyse bu ölçülerden ayrılmaktan gelmiştir. Yaşanmış bir hikâye bizim bu günkü durumumuzu tam olarak anlatmaktadır:

Müslüman olan milletimizin çok güzel örf ve adetleri vardır. Bu örf ve adetlerimizden biri de şudur: Ramazanlarda özellikle köy ve mahallelerde cami imamı bekârsa köyün muhtarı bir liste yapar sakinleri sıraya koyar, herkeste sırasını bilir ve ona göre imam efendiyi akşam iftara davet eder.

Böyle bir köyde, Ramazan-ı Şerifte sıra köy sakinlerinden birine gelir, o ev sahibi öğle namazında imam efendiyi evine buyur eder. Ev sahipleri nefsin ve şeytanın da devreye girmesiyle şöyle bir yanlış düşünceye kapılırlar.

Evin hanımı beyine der ki:

“-Bey tam fırsat! Hani sen dersin ya; ”İmam efendi çok güzel bir insan, ilmi çok güzel, ahlakı çok güzel! diye. Şimdi bir deneme yapalım istersen…”

Evin beyi de aynı yanlışa ortak olur ve hanımına ne düşündüğünü sorar, hanımı da;

“-Evin müsait bir yerine biraz para koyalım, iftarı yaptıktan sonra ben mutfağa geçeyim sen de bir şey bahane ederek kısa bir süre dışarı çık. İmam efendi evde yalnız kalsın, bakalım paraya dokunacak mı yoksa ne yapacak bir ölçelim…” der.

Bu yanlış planı aynıyla uygularlar. Olacak ya; evin hanımı mutfağa, beyi de dışarı çıkınca pencerenin yanına konmuş olan para, pencerenin yaz günü açık olmasıyla esen rüzgâr tarafından savrularak evin içine dağılır. Yalnız kalan imam efendi dağılan paraları toplayıp, tekrar rüzgâr dağıtmasın diye; duvarda asılı olan içinde de bir Kur’an-ı Kerim olan kabın içine koyar. “Ev sahipleri gelince de söyleyeyim” der ama olacak ya söylemeyi unutur. Ev sahipleri içeriye gelinler, yemek duası yapılır, çaylar içilir ve imam efendi müsaade alıp;

“-Teravihte buluşmak üzere….” Deyip teşekkür eder, helalleşerek ayrılır.

Ev sahipleri bakarlar ki para, koydukları yerde yok, şeytani plan bu sefer su-i zan ile işlemektedir.

Hanım beyine der ki;

“-Bak işte senin methettiğin adam bu! Bundan sonra imama karşı daha dikkatli olmalıyız.”

Evin beyi yaşanan bu durumdan sonra imam efendiye karşı daha soğuk ve daha uzak davranmaya başlar. Aradan bir yıl böyle geçtikten sonra tekrar Ramazan ayı gelir. Yine aynı usul İmam efendi hanelere davet edilmektedir iftar için., sıra bu ev sahiplerine gelince, iftar yapılıp çay içilirken evin beyi imam efendiye dönüp sorar:

“-Hocam size bir şey söylemek istiyorum.

“-Buyur abi, söyle!”

“-Hocam, neden bir yıldır sizden mesafeli durduğumu biliyor musunuz?

“-Evet, biraz uzak kaldığınızı hissettim ama işinizin ve gücünüz çok olmasına verdim.

Ev sahibi;

“-Hayır, hocam düşündüğünüz gibi değil! deyip hadiseyi olduğu gibi anlatır. İmam efendi duydukları karşısında duygulanır ve derin derin hıçkırıklarla ağlamaya başlar. Ev sahibi;

“-Neyse hoca; olan oldu. Bir dahakine daha dikkatli olmalısın gittiğin evlerde! deyince, imam efendi derin bir iç çektikten sonra şöyle bir adama bakar:

“-Ben bana kurulan kumpasa üzülmedim, onun için ağlamıyorum. Deyince ev sahibi;

“-Ya niçin ağlıyorsun hoca? der.

İmam efendi hem gerçeği hem de kendisini üzen hakiki sebebi şöyle izah eder:

“-Bak kardeşim, o gün burada duran paraları pencereden içeri giren rüzgâr evinizin içerisine savurdu. Ben de paraları toplayıp şu duvarda asılı olan içinde Kuran bulunan kabın içine koydum. Size söylemeyi istemiştim ama unuttum.

Ne hazindir ki;

SİZ DUVARDA ASILI OLAN KABIN İÇİNDEKİ KURANI O GÜN BU GÜNDÜR BİR YIL GEÇTİ AÇIP DA BİR DEFA OKUMAMIŞSINIZ, o hale ben ağlamayayım da kim ağlasın.

Acaba bizim durumumuz bundan farklı mı bir bakmamız gerek. Malayani işlere bir sürü zaman harcayıp israf ederken, dinimizi öğrenmeye ve yaşamaya ne kadar zaman ayırıyoruz. Acaba ne kadarımız kutsal kitabımızı okuyabiliyor, ne kadarımız bir meali baştan sona okuduk? Okuduysak ne kadarını hayatımıza uyguluyoruz.

Hangimiz bir ilmihal kitabını baştan sona okuduk?

Neyse fazla soru sormuyorum. Herkes kendini iyi biliyor!