Meryem Hanım, Kayınpederini çok sever, ziyadesiyle sayardı. Hizmetinde olmaktan yüksünmek ne kelime; büyük bir manevi haz alırdı.
Çoktandır hastaydı Kayınpederi.
Haftalar boyu hastanede yatmıştı.
Gelini Meryem Hanım, hiç yanından ayrılmamıştı. İsmi Mehmet Ali olan bu zatın kızları da kendisine büyük bir alaka göstermişlerdi hastanede yattığı süre boyunca. Ama, Meryem gelini bir başkaydı.
Mehmet Ali, ümit kesilince taburcu edildi.
Öteki oğullarının yanına gitmeyen, hastalığı pek ağır olan bu adam, ortanca oğlu Musa’nın evine, yani Meryem gelininin yanına gitmeyi yeğlemişti
Musa, babasının üzerine titrerdi. Bu güne kadar, hizmetinde, itaatinde hiç kusur etmemişti. Bunun en temel sebebi, maddi olarak en zorlandığı zamanlarda babasının hemen elinden tutmasıydı. Dünyalık olarak epey zengin olan Mehmet Ali, oğulları arasında ayırım gözetmemeyi ilke olarak kabul etmekle beraber, bu oğlunu daha bir seviyordu. Hem de savruk ve borcuna harcına sadık beri olmadığı herkesçe bilinmesine rağmen.
Adamın hastalığı gün be gün ağırlaşıyordu. Besbelliydi ki, bu dünyadaki son demlerini geçiriyordu çok teslim olmuş bir edası vardı. Yüzünde, ölüm korkusunun izleri görülmüyor, ‘Allah verd bu canı, Allah alacak tabii” diyordu.
Elinde Mushaf, devamlı okuyordu.
Meıyem gelini, baş ucunda bir hizmetçi gibi bekliyordu. Gelenler, gidenler, hatta yatıya kalanlar o denli çoktu ki. Musa dahi bunalmış, ama hanımı, buna benzer bir bezginlik haline girmemişti. Kayınpederi keşke yaşasındı da, isterse, ömür boyu bu ev dolup boşalsındı.
Vakti saati geldi, Mehmet Ali Bey, yetmiş iki yaşının başlarında iken, öbür aleme göçtü.
Tabii, bütün aile efradı üzülmekle beraber bu adamın vefatına en çok gelini Meryem hanım üzülmüştü, dense abartı sanmamalıdır.
Aradan bir ay geçmişti Meryem Hanım, hala derin bir yas havası içindeydi. Canı iş yapmak istemiyordu. Uyuşuk uyuşuk oturuyordu, kocasına ve üç çocuğuna yemek hazırlamaktan bile aciz kalmıştı.
Rahmetli kayınpederinin çocukları bile, “yeter artık Meryem yenge, bu kadar matem yeter.. evine barkına sahip çık!” demelerine rağmen, O, bir türlü kendini kaptırdığı ölüm üzüntüsünden kurtulamı-yordu.
Musa:
- Ben ölseydim, bilmem ki bu kadar üzülür müydün? Diye sordu.
- Onu bilemem Musa, dedi hanımı, lâkin merhum babanı unutamıyorum. Elimde değil.
Bir gece bir rüya gördü Meryem Hanım. Çok farklı ve kendisi için önemli mesajlar içeren bir rüyaydı... Tabii kendisinin düşüncesiydi bu.
Rüyasını kimseye anlatmadı, anlatamadı. Korkmuştu.
Artık, her gün her saat, bu rüya ile haşır neşirdi kafası. Bu rüyaya göre, artık hayata fazla bağlanmasına gerek görmüyordu.
Çocukları annelerinin bu devam edip giden sinirli, vehimli, pimpirikli haline baktıkça, çok üzülüyorlardı. Musa ise, ha bu gün ha yann geçeceği düşüncesiyle karısına bir şey demiyor, düzeleceği günleri iple çekiyordu.
Ne vardı ki, Meryem Hanım, düzeleceği yerde, gittikçe daha bir sorunlu hale geliyordu. Bu durum nereye kadar gidecekti? Ne kendisi, ne Musa bunu bilmiyordu.
Bir akşam eve geldi Musa. Büyük oğlu, annesinin kendi odasında saatlerdir tek başına oturduğunu söyledi. Bunu duyan ‘Musa, doğruca karısının tek başına bulunduğu odaya çıktı. Gerçekten önünde ölüsü varmış gibiydi kadın. Yüzünün rengi morarmıştı, daha trajiği, ağlıyordu. Şiddetli bir depresyon geçirdiğini anladı kocası:
- Nen var senin?
Karısı:
- Sorma! Dedi.
- Neden böylesin? Niçini söyle ban. Bizden sakladığın büyük bir deldin mi var?
Meryem, hırçın bir tarzda ayağa kalktı elini yüzüne kapayarak sesli sesli ağladı:
- Lütfen, lütfen dedi, kocasına, beni yalnız bırak!.
Musa, karısının omuzlarından tutup, kanepeye oturttu. Gözlerinin içine sevecenlikle baktıysa da,adeta korktu; tamamen kanlanmış, korku silüetlerinin kaynaştığı bir kovuk olmuştu. Bu gözler, bozuk bir psikolojinin en ürkütücü göstergesiydi. Böyle giderse, bu kadın ruh sağlığını tamamen yitirecekti.
Kaç zamandır, çocuklar, aç kalmaktaydı. Çamaşırlar üst üste yığılmış, yıkanmak için bekletiliyordu. Ev pislikten geçilmiyordu.
Musa, “bu ne biçim bir sevgiymiş, ne biçim bir hürmetmiş ki, hala unutamıyor babamı” diye geçirdi içinden. Karısının bu kadar kendini heder etmesine akıl erdiremiyordu. Çocuklarına çok acıyordu. Seslerini de çıkaramıyorlar, ekmek yemek isteyemiyorlardı. Çünkü, annelerinin halini görmekteydiler.
>>>devam edecek...
