Bugün, 17 Ocak 2026 Cumartesi

Muzaffer GÜNAY (AŞK HİKAYELERİ)


ÖĞRETMENDİR BENİM YARİM -2-

UNUTULMAZ AŞK HİKAYELERİ


Büyüklerimden duyduğum bir hadiseyi kısaca anlatmanın tam yerinin geldiğini düşünüyorum. Şöyle ki:

Okul inşaatı hemen hemen tamamlanmış; sıra  çatının yapımına gelmiştir. Köy camisinin imam-hatiplik görevini yine (bizim kabileden) Ahmet Hamdi Hoca ifa etmektedir. Hatırşinas bir zat olan Hoca Efendi, okulun (köyün bilhassa yaşlıları okula mektep, öğretmene mualim derdi)  ahşap aksamının temini maksadıyla M….. tepesinde  büyüklerin dediğine nazaran 200,250 yaşındaki bir çam ağacı  vardır ve okulun tüm ahşap ihtiyacını karşılayabilecek kadar devasadır ; öyle ki başı göklere uzanmaktadır  Ahmet Hamdi Hoca, bir Cuma hutbesinin sonunda bahsi geçen ulu çamın okulun tamamlanabilmesi  için kesileceğini ve cumartesi günü ağaç kesiminden anlayanların M….tepesine çıkmasını ilanen duyurur.

         Ne ki, daha camiden çıkmadan  cemaatin büyük çoğunluğu ağacın kesilmesine engel olmak için Hoca Efendi’ye itiraz ederler. Sebep şudur: Ulu çam, Evliya’dır. Zinhar, kesmeye yeltenmesin hiç kimse. Yoksa çarpılır. Ya felç olup  yatağa çakılır, ya da mezarlıktaki yerine gider tez zamanda.

         Hoca Efendi bekler, hiç konuşmaz. Akşama doğru köyün ileri gelen beş, on büyüğünü ikna etmek için ayet okur, hadis okur, ne ki kimse yanaşmaz, Evliya Ağacı’nın kökünden keserek devirmeye. Fakat, Ahmet Hamdi Hoca kararlıdır. Birkaç gün sürdürür ikna etme gayretini; lakin netice alamaz.

         Çare aramaya devam eder; bu meyanda Derviş Ahmet ile istişarede bulunarak ikna eder. Hatta iknadan öte Derviş Ahmet böylesi inanışların dinimizde büyük haram olduğunu, ağaçtan evliya/ermiş olmasının Vahdet akidesine tümüyle zıt olduğunu söyler ve kısa süre içinde bu iki âkil adam, ağaç kesim alet-edevatlarını yanlarına alıp tepeye çıkarak asırların evliya ağacını! kökünden devirirler. Halk, bu iki köy büyüğünün pek yakın zamanda görülmemiş belaya maruz kalacağına, kesilmiş de olsa ulu evliya ağacının hışmına uğrayacağına adları gibi  inanmaktadırlar. İlerleyen zaman içinde hiçbir kötü durum görülmemiştir. Mektebin çatısı tamamlanır ve birkaç ay içinde de hizmete açılır.

         150-200 m kadar güney batısında bir bakkal amca vardı. “Horozgilin Zeki ” derlerdi. Topal Zeki diye de tanınırdı. Sağ bacağı bayağı aksardı. Öğle paydosunda onun bakkalına (köylü tükkan derdi) koşarak gider, aldığımız çeyrek Pazar ekmeğin arasına koyduğumuz kırmızı Cumhuriyet helvası ile karnımızı doyurur, okulumuzun alt tarafından geçen patika yolun üst tarafındaki Nuh Nebi’den kalma taş oluktan şırıl şırıl dökülen buz gibi sudan üç- beş avuç içerek, öğle  öğününü savuşturmuş olurduk.

           Köyün merkezinde İki bakkal daha vardı ve fakat okula biraz uzak olduğundan onlara giden arkadaşımız çok az olurdu. Hem de öteki bakkallar, Topal Zeki amca gibi cömert ve güler yüzlü değillerdi. Parası olmayanlara acıdığından olmalı, yüksünmeden bizim yediklerimizin aynısından vermeyi ihmal etmezdi Topal Zeki amca/aga.  Kimi arkadaşlarımız da evden getirdikleri mısır ekmeği ve inek sütünden yapılan çökelekle öğün savarlardı. Köyümüzde 1946 yılında açılan fırının ekmeği idi pazar ekmeği. Çok da lezzetliydi.

          İki öğretmenimiz vardı. Nusret ve Ayşe öğretmen. Üç yıllık evliymişler. Henüz çocukları yoktu. Olsaydı içeride, dışarıda , bir yerde görürdük elbet.

         Köyümüz, voleybolu Nusret öğretmenimizle tanımıştı. Ona kadar voleybolun  nasıl bir spor olduğunu bilen yoktu aramızda.. Açık hava piyesinin nasıl bir şey olduğunu da keza.

         Ayşe Hanım öğretmenimiz de güler yüzü, konuşkanlığı, şakacı ve alçak gönüllüğü  ile  köyümüzün diline pelesenk olmuştu. Kadınları hor görmediği gibi bilakis samimice sohbet ederdi, zaman zaman.

Orta boylu, etine dolgun, kumral saçlı ve kestane rengi gözleri ve tebessümü hiç eksilmeyen siması ile hiç unutamadığım daha doğrusu zaman zaman hatırladığım örnek bir öğretmenimizdi. Zaman zaman  bir araya geldiği kadınlara, ninelere, dedelere içtenlikle alaka gösterir, ayak üstü de olsa iki laf etmeyi ihmal etmezdi. Köyümüzün kadınları da diyebilirim ki firesiz olarak Ayşe öğretmeni çok sevmişlerdi. Yumurta, süt, çökelek, mevsimine göre sebze ve meyve türü yiyecek ve sair gıda ürünlerini evine kadar götürürlerdi. Sanki yakınlarından birinin düğün evine giderlermiş gibi…

Türkçe, Hayat Bilgisi ve Müzik derslerimize Ayşe Öğretmenimiz girerdi. Bir gün müzik dersine sazla girmesin mi öğretmenimiz. Hemen ayağa kalktık, “tünaydın çocuklar!” der demez, her derste olduğu gibi topluca bir “Sağ ol” çekip oturduk. Öğretmenimiz sınıf defterini imzaladı.

(devamı gelecek sayıda)