Bugün, 25 Ocak 2026 Pazar

Muzaffer GÜNAY (AŞK HİKAYELERİ)


ÖĞRETMENDİR BENİM YARİM (1)

UNUTULMAZ AŞK HİKAYELERİ


       Köyümüz birdir bizim; mahallemiz de… Dahası evlerimiz de birbirine bakar. Biri bir sırtın, diğeri başka bir sırtın tepesine konmuş gibidir sanki. Karadeniz’in arazi yapısının oldukça engebeli olduğunu anlatmaya lüzum görmediğimi bilhassa ifade etmek isterim. Zira bu, zaten bilinen bir gerçek olup düz arazi bulmak isterseniz şayet, tabana kuvvet diyerek dürbünle ararcasına etrafı adım adım arşınlamak, tek çaredir. Hemen her yer fındık bahçeleri ile doludur. Fındık bahçeleri, heyelanı önlemesi itibarı ile halkımızın gözünde afetsavarmış gibi pek ziyade değerlidir. Demem o ki, yüzünüzü  ne yana çevirirseniz çevirin, gözünüz düz arazi görme ihtimali, yüzdelik üzerinden hesap yapmaya değmez. Birbirine yapışık yükseltiler, yer yer üç yüz, beş yüz rakımını bulan irili, ufaklı tepeler, bölge insanı olmayanlar açısından ürküntü objesi olup çıkar. Yöre insanı açısından ise gayet doğaldır. Hatta keyif vericidir. Yamaç arazilerin irili ufaklı ağaçlarla verdiği poz, bizim için bir zevk-i selim vesilesi, avcılar için avlak alanı, doğa sporcuları için arayıp da bulunamayacak bir parkur sahasıdır. Daha ne olsun?!

Ergen değildim henüz. Elbet benim gibi hala çocukluk çağını süren hayli emsalim olduğunu bilmem ki ifadeye lüzum var mıdır? Büyüklerimizden duyduğumuza göre, akil baliğ değildik. Belki tuhafınıza gidecek, belki inanmayacaksınız lakin tahminimce on, on beş öğrenci, sakal tıraşı olduklarını övünerek anlatırlardı. Köyümüz ilkokula çok geç kavuşmuş olduğundan vaktinde ilköğretimi okuma imkanına  kavuşamayanlar her ne kadar ilkokul öğrencisi olsalar da yaşları bizden üç, dört, hatta beş, altı yaş kadar büyük olan abiler aramızda idi. Bize karşı güç gösterisinde bulunan sadece bir abi vardı, onu da Nusret öğretmenimiz ıslah etmişti.

           Kız öğrenci azdı. O zamanlar, bir çok aile günah gerekçesiyle kız çocuklarını okula gönderme taraflısı değildi. O günün sosyal ve  dini atmosferi, günümüzünkine göre, çok farklıydı.. Bunun sebepleri ayrı bir fasıl. O nedenle geçelim.

           Beşinci sınıfta idik. 48 öğrenciden hepi topu sekizi kız öğrenci idi. Eğer, ilk okul çağını süren kız çocukları mesela firesiz öğrenci olmuş olsa idi, sınıfın ve daha doğrusu tüm okulun yarısı kız öğrenci olmuş olacaktı. Daha fazla detay hikayemizin tadını kaçırır. Kapatmak en doğrusu bu konuyu.

         Sınıfımızdaki sekiz kız öğrenciden birinin adı Zeynep idi. Çok çocuklu bir ailenin evlatlarından biriydi. Birbirimizi çok iyi tanırdık demeyeceğim. Bu, gereksiz bir cümle olur. Hikayenin girişinde evlerimizin birbirine çok yakın olduğundan bahsetmiştim ya, işte o kız, Zeynep’ten başkası değildi.

 Bana açık pembe, üzerine kırmızı gonca gül işlenmiş ( bu mendili annesinin işlemesi olduğunu sonraları öğrenecektim) bir mendil göndermişti Zeynep, pardon, güzeller güzeli Zeynep’im…

         Bizim okul sıralarında oturduğumuz zamanlarda , ilkokul öğrencileri (köylümüz talebe ya da telebe derdi bize) şimdi olduğu gibi tıfıl, boysuz, bacaksız değildi. Arkadaşlarımızdan kimileri reşitlik (çocukluktan ilk ergenlik dönemine geçme) çağına ilk adımlarını atmış durumda idiler. Durun bir dakika, lütfen kulak verin söyleyeceklerime.  Beşinci sınıftakilerin nerede ise dörtte biri, evli barklı idi. Tamamı erkek öğrenci idi. Siyah önlük ve beyaz yakalık üzerlerine hiç yakışmayacağı için olmalı, çocukluğa veda edenler, bildiğiniz sivil kıyafetlerle gelip gitmekteydiler okulumuza. Belki inanmayacaksınız, sakal tıraşı olanlar bile bulunuyordu okulumuzda. Bu günden baktığınızda oldukça tuhaf olduğunu düşünebilirsiniz. Fakat, zamanın şartlarının icabı idi  bu tablo. Köyümüze okul açılalı  henüz altı sene olmuştu. Bizden önceki nesiller, komşu bir köyün 1929’da eğitim-öğretime açılan okulunda tahsil yapmışlar, nice zahmetlere katlanarak. Buradan koca bir roman çıkar rahatlıkla.

         Zeynep, köyün fakir ailelerinden birinin ortanca çocuğu idi. Sınıfın en çalışkan öğrencilerindendi. Az buçuk içine kapanıktı; nitekim etrafıyla pek ilgilenmezdi. Güzel bir kız sayılabilirdi. Resim İş dersini çok severdi. Ayşe Öğretmenimiz Zeyneb’in  bu yeteneğini fark etmişti.  Teneffüslerde ekseriya dışarı çıkmaz, sırasında oturmayı tercih ederdi.  Yaşına göre boyluca, hafif kıvırcık saçlı, menekşe gözlü, buğday tenli mahcup bir arkadaşımızdı.

         Benim ailem ise, Köyümüzün maddi durumu iyi olan  az sayıdaki ailelerden biri idi. Sülale olarak Boduroğulları’ndandık. Bu köye ne zaman, nereden gelip yerleştiğimiz hakkında dedemin anlattıklarından yetersiz de olsa bilgi sahibi olmuştum daha ilkokula başladığımda. Tokat’ın Erbaa ilçesinin bir köyünden yüzlerce sene önce göç ederek şimdiki köyümüzü yurt edinmiş dedemiz.

         Annemden sonra en çok sevdiğim,  şüphesiz Derviş Osman dedemdi. Rahmetlik oldu, oldu yıllar önce . Dedem de beni çok severdi. Kim bilir, ilk torunu olduğum içindir her halde. Ben de dedemi çok severdim. Ailede (daha doğrusu birkaç kuşağın aynı çatı altında ömür sürdüğü ataerkil aile) İlk torun olmamın özel muamelesi hep üzerimdeydi.

            Canım dedeciğim hemen her akşam, beni kucağına alır, isli duvarda paslı bir mıha asılı idare lambasının kör ışığında kendine has sesiyle okuduğu maniler eşliğinde dua ve namaz surelerini (kelimeleri yormadan) birkaç kez tekrar ettirerek ezberlememi sağlardı. Tek cümle ile ifade etmem gerekirse, ‘Dedem, benim ilk öğretmenimdir.”

         Okulumuz tek katlı, dikdörtgen biçimli taş bir yapıydı. Köyde okul için yeterli düz arazi temin edilemediğinden çok büyük ve tarihi mezarlığın batı girişinden itibaren birkaç dönümlük saha, okul yapımı için köy ihtiyar heyetinin kararı ile ilgili resmi kuruma süresiz tahsis edilmişti. Tabii ki  nice asırlık çam, gürgen ağaçları kesildiği gibi iki adet tarihi türbe de yıkılmıştı.

devamı gelecek sayıda…