Sınıfımız, öğretmenimize odaklanmıştı. Saz eşliğinde bir türkü seslendirecek mi idi örneğin? Merakımız tavan yapmıştı. Çok geçmeden öğretmenimiz tahta iskemlesini masasının sağ yanına çekip oturdu. Kontrol için sazını akort ederek bir türkü okumaya başladı.
Portakal dilim dilim
Soy da ye benim gülüm
Ne dedim de darıldın
Çürüsün ağzım dilim.
Oy nereye nereye
Koyun indi dereye
Arkadaşlar okulda
Sen nereye, nereye!.
(Nakarat)
Çocuklar için notaya alınan şarkıyı/türküyü keyifle dinleyip ellerimiz acıyıncaya değin alkışladık öğretmenimizi.
***************
Yarıyıl tatili bitmiş , okul günleri başlamıştı. Hepi -topu üç ay sonra okula veda edecektik ve bu nenenle sevindiğimiz kadar üzülüyorduk da. Üzülmemizin en temel sebebi öğretmenlerimizden ayrılacak olmamızdı. Hele Ayşe Öğretmen’den ayrılmak benim adıma çok zor olacaktı. O kadar ki, öz be öz annemden ebediyen kopuyormuşum gibi azap içinde kıvranıyordum işin gerçeği. Beni çok severdi. Anneciğim gibiydi bana karşı. Çocuktuk, aklımız pek işlek değildi. Fakat duygu dünyamız tam aksine en aktif döneminde idi. Derslerimin hepsi de peki idi. Hareketli bir öğrenciydim de. Bütün bu artılarım, her iki öğretmenimizin gözünde öne çıkarmış olmalı idi beni.
İkinci dönemin ilk haftasının dördüncü günü idi. Sabah uyandığımda camdan dışarıya bakar bakmaz şok olmuştum. Nerede ise diz boyu kar yağmıştı. Okula gidilecek gibi değildi. Hem evimiz de okula yakındı. O zamanlar çay kahvaltısı yoktu. Annem, sabahleyin sarıkızdan (biricik sığır hayvanımız) sağdığı sütü ocak ateşinde pişirmişti. Çok kar yağdığı için okula göndermeyeceğini üstüne basa basa söyledi ama ısrarıma dayanamadı. Henüz kaynattığı taze sütten küçük bakır tasa doldurup başına oturduğum (büyük dedemden kalma imiş) bakır sininin üstüne bıraktı. Okul kıyafetimi giymekle kalmadım, el örme kalın yün kazağımı da giyindim. Önümde henüz açılmış çığır yolu takip ederek okulun kapısına kadar gittiğimde, Nusret Öğretmenimiz bir dal odun getirmeyenleri kenara alıyordu. Çocuğuz ya, içimi bir korku aldı. Kulağımı çekmesinden endişeleniyordum. O zamanlar kış boyunca her öğrenci, her gün bir dal odun götürmek zorunda idi okula. Yoksa cezası erkek öğrenciler için bir, iki kulak çekme ile sınırlı tutulmaz, ertesi günü iki odun getirmek şartıyla ancak sınıfa alınırdı. Odun getirmeyen kız öğrenciler ise, bekletilmeden sınıflarına gönderilirdi. Öğretmenime unuttuğumu söyledim, kolumdan tutup bir daha olmasın der gibi bakıp sınıfa girmemi amiri bir eda ile emretti. Dünyalar benim olmuştu tabii ki. Odun getirmeyenlerin tamamı hava buz gibi olduğu için bekletilmeden içeri alınmıştı.
*****************
Ağzım burnum derken, sene sonu (eğitim-öğretim takvimine göre) gelip çatmıştı. Son sınıf öğrencileri için okula veda zamanı idi. Tüm son sınıf öğrencileri gibi ben de üzülmekteydim. Artık yeni bir okul hayatımız olur muydu, olmaz mıydı bize meçhuldü.
**************
Bir süreden beri Zeynep ile duygusal olarak birbirimize yakınlık duymaktaydık. Ergenlik çağımızın henüz eşiğinde olduğumuzun farkında idik ikimizde. Bakışmalarımızın ötesine hiç mi ama hiç geçmemiştik. Utangaçtık öte taraftan Zeynep de, ben de. Kaldı ki, küçücük bir köy okulunda aşk, sevda gibi konuları konuşabilme ihtimali yüzde bir dahi ihtimal dahilinde değildi.
Mayıs ayının ortalarındayız; okulun tatile girmesine ramak kalmıştı. Mezun olacakların ise temelli ayrılma zamanı idi.
Nusret Öğretmenimiz, tüm öğrencileri bahçede topladı ve İstiklal Marşı’ndan önce, yaptığı duygu yüklü konuşmasında mezun olacak öğrencilerden şartları tutanların yatılı öğretim yapan öğretmen okullarına giriş imtihanlarına (sınav kelimesinin dolaşıma girmesi çok sonralarıdır) mutlaka girmelerini tavsiye ederek, gerekli form ve evrakın geldiğini, ayrıca geç kalmamamız gerektiğini vurgulamıştı.
Merasim bitmiş, çocuklar dağılmaya başladı. Okul bahçesinin dışına çıktığımız esnada Zeynep, iyice yanıma yaklaşıp bir soru sordu:
“Ekrem, öğretmen okulu sınavlarına girmeyi düşünüyor musun?”
“ Hayır.” diye cevap vermiş, kendisinin niyetini sorduğumda, narin ellerini önüne bağlayarak şöyle yanıt vermişti:
“Düşünüyorum; dahası kararımı verdim bile.” deyince tebrik etmiştim içtenlikle.
(devamı gelecek sayıda)
