Bakın, aradan kırk yıla yakın zaman geçti. Onca Ordulu yüzlerce ülkücü tanıdım. Kavga ettiğim de oldu kandaşça dostluk ettiğim de. Küstüğüm de oldu, hep bir arada olduğum da. Ama öylesine değerler vardı ki, öylesine kendisini yetiştirmiş, öğretmek, anlatmak, yararlı olmak için çırpınan ağabeylerimiz vardı ki, o Haki yenerin binasında, derme çatma Ocaklarda yaşamımız da onların değerinde değer çok az çıktı bu ana kadar karşıma, desem, bana inanın.
Bu ilde bundan 40 yıl önce Ordu Ülkücüsü, gerçek menfaatsiz, art niyetsiz sade yürekli safane kişilerdi bu ilin Ülkücüsü, hepside o güne o teknoloji içinde sağlam ülkücüydü.
Şimdileri çok fazla bilmem Ordu büyüdü, alan büyüdü işler büyüdü . Ben kendi çağımdan söz ediyorum. Burada ad yazıp da kimseye üstünlük yükleyecek değilim.
Onlar kendilerini de bizi de beni bilirler, bu yeter.
İşin bir diğer yanı var. Müthiş bir ülkücü terbiyesi vardı ve inanılmaz bir ahlaki sistemi vardı bu ilde.
Kale gibi sağlam irade, insanlar, asla unutulmayacak sohbetler vardı. Küçücük bir çay ocağında, felsefe yapılır, tarih anlatılır, siyaset yeniden yorumlanırdı. Kendi kendimiz tenkit yeteneğimiz vardı. Yanlışlarımızı tartışmaya açardık. Tabu yoktu neredeyse. Hâlâ oralarda kendiliğinden doğan ulu sözler çınlar kulaklarımda.
Nasıl olurdu, nerden üretilirdi bilmem.
Şairlerimiz, büyüklerimiz vardı.
Ressamlar, benim gibi Kenan, Salih gibi yazarlar vardı.
Yalnızca konuşanlar, hatipler, yalnızca anlatanlar vardı.
Gülünenler, dalga geçilenler vardı kara Yusuf’un çayhanesinde.
Palavracılar yok mu idi, iyikide vardı yoksa nasıl vakit geçerdi.
Hepsinin değeri kendinceydi. Saygınlık, saygılarında birer asaletti. Gevşeklik gevşeklerin hakkı olarak hemen verilirdi. Ama itilmezdi, yalnız bırakılmazdı. Yok sayılmazdı.
Ordu’da her kişiye Ocakta ve Partide kendince çok değer verilirdi.
Yürekler açıktı. Sofralar açıktı.
Karnım aç, dediğinde, mutlaka bir doyuran çıkardı. Yatacak yerim, yok dediğinde mutlaka bir yatak açılırdı. Çayını önüne koyarlardı. Hatta bitince hemen ikincisi gelirdi.
Ya Ordu'da, zor götürüldüğüm ev iftarlarının sayısını unuttum diyen insanlar, örgenci canlar çoktu. Utanır, sıkılır, kaçmaya çalışırlardı inanın.
Ama nee mümkün...
Lokantada yemek yerken, diyelim ki karşına bir tanıdığın oturdu. Sen bir tek çorba ile kalkacaksın. Asla ne ise o gereği yapılırdı. Hele Ülkücüyse, senin de Ülkücü olduğunu bilirse, yemek paranı vermeden bırakmazdı.
Memlekette, onca yerde, onca olay olurken, buradaki dışarıdan gelen, kişilerin, en güvenli yerlerden biri neresiydi bu ilin sımsıcak dost kalbi idi.
Ben hiç duymadım diyeni duymadım.
Nice yerde, nice Ülkücü talebe ve insanlar, el üstünde tutuldu. Bunun nedeni, kardeşlik ve sağlamlıktır. Bunun nedeni, bu ilin insanına inanmaktır, güveni asla istismar etmemektir. Erliktir, delikanlılıktır.
Bu büyük bir ev sahipliği, kardeşliği ve onurudur ve bu onur o gün de ülkücülerindi.. Ordu teşkilatının ve o günkü ilin ilçenin Ocağın bu ildeki gücüdür, kudretidir. İlk başlangıcın gücüdür. Ülkücü törenin etkisidir.
Ya bilgelik!
Bana inanın, elbette o bizim zamandan söz ediyorum, Ordu Buket Pastanesi iki grubun nefes aldığı ender yerlerden biri idi., Hem o çağın hem de bütün Ülkücü ağbilerin, gelmiş geçmiş en güzel, modern temiz mekanı yeri idi, bir iletişim odası, eğitim alanı küçük çaplı modern üniversitenin kendisiydi.
Oradan kimler gelmiş, kimler geçmiş, kimler yetişmiştir. Bugün olanlara gidin ziyaret edin, sohbet edin bence.
Eğer, şansınız var da o çağda yetişmiş özel kişilerden birine, bir Ordulu Ülkücü kocamışa denk gelirseniz, yapışın yakasına. Konuşturun, anlattırın. Öncelikle yalnızca doğruları dinlersiniz. hataları ve yanlışları bile açık açık söylerler.
Sonra da o çağa dek duymadığınız yepyeni bilgilerle şaşırırsınız. Unutmazlar da unutturmazlar da...
Emeği geçene saygıda kusur etmezler de!
Hatır, eskiler bu Ülkücünün canıdır.
Şimdi, kendi açımdan, başlangıçta gitmek istemediğim, ama içinde olmaktan onur duyduğum Ocakta bana miras olmuşları sayacağım size:
Ordu Ocağın bana kazandırdıkları.
Okuma isteğim her zaman vardı. Ocaktaki olmamız bunu çeşitlendirmemi, renklendirmemi sağladı. Ben Marks'ın Kapital'ini, Ordulu bir ağabeyimin Basri Dalak ağbimin takılda "Köksal bizleri, tenkit etmeden önce okuyup iyice öğrenmen gerek!" önerisi ile okudum. Ya da Darwin'i, Lenin'i.
O çağda, bütün sol gazete ve dergileri getirtip eksiksiz okuyanlar vardı Ocakta. Sol konuşulur, tartışılırdı.
İkinci olarak, Ordu’da öylesine mert kişiler tanıdım ki, başkaları zarar görmesin, diye susup işkencede acılar çekenler, başkasının yerine dayak bile yiyenler, başkasının yerine azar işitenler, dayak yiyenler, asla dostunu yolda bırakmayanlar...
İnanılmaz bir iletişim, olanı başkasıyla bölüleşmek, aç olanı doyurmak, komşusu aç iken evinde tok yatamamak güdüsü vardı Ocak'da.
Derdi de, mutluluğu da... Ve vefa..
Şimdiki zamanları bilmem. Ama ne iyilik ne de mertlik, yiğitlik unutulurdu Ordu. İsterse çağlar geçsin...
İyi, diye anılan biri hep iyi diye anılırdı. Asla onun dava için yaptıkları abartılmazdı, destanlaştırılırmaz dı, ama mutlaka adı yüreklere yazılırdı. Kötü hakkında da konuşulmaz, kusurlar ortaya dökülmezdi.
Konuşmak isteyen de susturulurdu.
Biz, o çağda, Ülkücü hareketi ilk başlatanı da ilk taşı atanı da bilirdik, çünkü unutturulmazdı.
Bizi de bugün etkisinde tutan yapı, bize Ordumun, o büyük ülkü erlerinin armağanıdır. Eğer bunun nasıl bir şey olduğunu anlamak istiyorsanız, o günleri o günün ak sakallı büyüklerinden dinleyin.
Küçük bir kahve köşesinde, bir kocamış Kara Yusuf tadında Ülkücüyü yakalayın ve anlattırın.
Bakın ne bilmedikleriniz var! Bakın olaylar nasıl destanlaştırılır. Bakın, unutulmaması gerekenler, nasıl unutulmaz kılınır. Öyküler dilden dike nasıl iletilir!
Başka...
Yeter bu kadar. Çok da abartıp şımartmayalım Ordulu kardeşlerı.
Dilerim sürüyordur etkin Ordu kardeşliği....
Burnumuzda bir sızı...
Geçmiş bir gündü ve bir imza gününde, bir ağabeyimin duyurması ile koşa koşa gelen kocamışları gördüğümde, gözyaşlarımı zor tutmuştum.
Ordu, şimdi benim için...
Dumanlı bir söyleşi, Mağdenli, Şahinli, Yüceli, Kara Yusuflu, Ahmet amcalı, Mustafa amcalı, değerleri, Babaca bir anı manzumesini, Bozkurtça bir ses, Alperence bir şiir...
İlla da mısır ekmeği…
İlla da balık tadı, yayla havası.
Ordum hep özletir kendini.
Harunum, Bahrim, Cemilim ölen canlar nedense özletir bize hep kendilerini.


