Türküler güçlü kültür, türküler büyük hazdır,
Kışa dönen kalplerde, çiçekler açan yazdır.
Milletlerin kültür hafızası; anane, gelenek, görenek, müzik, türkü, şiir, destan, masal, hikaye, inanç ve sevdalarla yoğrularak oluşur. Öyle bir eşiğe gelir ki, hepsi bir noktada buluşur.
Coşkun bir ırmak ve çağlayan bir su gibi önüne gelen defolu, hatalı ne varsa hepsini siler süpürür götürür. Kalıcı olanlar kalır, gidici olanlar gider.
Türküler; gönülleri tamir, güzelliği tarif, kötülüğü tahrip eder. Binlerce türkü vardır Anadolu’muzda. Her birinin temelinde ya bir sevda ya bir dava ya da bir hasret vardır. Çünkü hep deriz ya, gidip gelememek, gelip görememek, ya da murada erememek vardır bu hayatın içinde.
Her bir türkü bir destan ya da bir kitaptır. Söylendikçe söylenen, okundukça okunan; gönüllere, gövdelere dokunan sanki birer ilahi nağme, yaralara sürülen şifalı bir merhem gibidir. Bazen yaraları dağlar, bazen göz yaşı döküp ağlar, bazen de serin selamet bağlar olup çıkar karşımıza. Bazen güldürür, bazen düşündürür ve bazende öldürür.
Çağlar öncesinden asırlar sonrasına mesajlar iletir türküler. Duygu, düşünce, aksiyon ve sevda yükü taşırlar. Kültür işçilerinin sırtında, şairlerin sözüyle, sanatçının sesiyle, yazarların kalemiyle taşınırlar geçmişten geleceğe.
ORDU’NUN DERELERİ
Koca bir imparatorluk yıkılmış, küllerinden yeni bir devlet doğmuş. 1930lu, kırklı yıllar, yaklaşık bir asır evvel.
Yıllar yıllar önce Ordu’nun uzak köylerinden birinde iki genç yaşarmış . Maddi durumu iyi olan Mehmet, maddi durumu onun kadar iyi olmayan genç kıza yani Hacer’e aşık olmuş. Genç kız o kadar güzelmiş ki, Mehmet’in aklını başından almış . Bu arada Mehmet de çok yakışıklıymış . Genç kızları mezara dek peşinden sürüklermiş. Mehmet’le, güzelliği ile çevresini kırıp geçiren Hacer ‘in aşkı geçmişte yaşanan büyük aşklara benzermiş.
Haftanın belli günlerinde zerdali ağacının dibinde buluşurlarmış. Göz göze, diz dize akıp giden saatlerin farkına bile varmazlarmış. Fakat bu güzel beraberliği kıskananlar çokmuş. Köyün haset dolu diğer kızları çevirdikleri türlü entrikalarla bu tatlı beraberliği yıkıp atmışlar.
Genç kızın aleyhine inanılmaz dedikodular üretmişler ve nihayet Mehmet’in sevdiğini ve de köyünü terk etmesine neden olmuşlar . Böyle derin bir üzüntüyle gurbete çıkan Mehmet , geride gözleri yaşlı bir kız, dertli, yerinden kalkamayan yatalak bir ana bırakmıştır .
Büyük bir acı içinde yüreği yanık kalan Hacer kız, her gün evinin yakınında akan dere kenarına gidermiş . Yıkadığı kar gibi beyaz çamaşırları çitlere asarken dudaklarından eksik etmediği bir türküyle bütün köyü inletip dururmuş.
Ne yazık ki, Hacer kızın bu feryadını ne Mehmet duyarmış ne de araya giren iyi niyetli komşular bu işe bir çare bulurmuş . Tüm komşuların gidip geldiği ev yas evine dönmüş. O günden sonra aylar böyle gelip geçmiş . Ne Mehmet dönmüş ne de Hacer gitmiş sevdiğinin yanına; ama Hacer’in yüreği yanık, hep dertli dertli söylermiş bu türküyü .
Hacer, bugün dillerden hiç düşmeyen ve ulusal ve uluslararası bir değere ulaşan, sevda yüklü o meşhur türkünün sözlerini dudaklarında şöyle terennüm eder.
Oy Mehmet’im Mehmet’im,
Sana küstüm demedim.
Beni sana geçmişler,
Vallahi ben demedim.
Ordu’nun dereleri
Aksa yukarı aksa
Vermem seni ellere
Ordu üstüme kalksa
Ordu’nun dereleri
Kara yosun bağlıyor
Kalk gidelim sevdiğim
Anam evde ağlıyor
Ah Ordu güzel Ordu
Yokuşu beni yordu
Şu Ordu’nun içinde
Gönlüm sana vuruldu
Oy bağlamam bağlamam
Zerdari dalı mısın
Yanık yanık çalarsın
Benden sevdalı mısın
Hacer kendini yollara, yellere vurur. Üzülür, kahrolur. Gönlünü kapatır bütün sevdalara…
Hacer’in bu sözlerinde gerçeğin ta kendisi varmış . Ne çare ki, içli kız , dertli kız, türküsüne vurduğu gamını derdini sevdiğine ulaştıramamış . Araya girenler de işin üstesinden gelememiş. Böylece yıllar geçmiş aradan. Mehmet gurbette kalmış , Hacer kız da dere kenarında... Hem ağlamış hem söylemiş ORDU’NUN DERELERİ türküsünü ölünceye dek. O günden bu güne kadar bu türkü, günümüze kadar gelebilmiştir.
YOZGAT TÜRKÜSÜ
Gider gelemezsin
Gelir göremezsin
Bu günden yarına
Ne olur bilemezsin
Yozgat’ın ilçesi Akdağmadeni’nden Yasin ve Ümmühan severler bir birlerini. Bütün erkeklerin başından geçen askerlik gelir başa, ne söylense gider boşa. Askerlik gibi en kutsal vatan görevi yapılacak, düğün dernek muhtemel ki o zaman kurulacak. Bütün hayallerini o kutsal vazifenin sonuna kurarlar. İple çekerler o gelecek günü.
Ancak ne varki Yasin askerlik yaparken dayanamaz sevdaya verem olur. İstanbul’da meşhur bir hastaneye getirirler. Gün geçtikçe acıları, ağrıları artar. Umutlar gittikçe tükenir, yolun sonu görünmeye başlar.
Aileler bu gençler arasında beşik kertmesi yapmışlardır. Beşik kertmesi daha bebekken yapılan ve gençlerin haberinin olmadığı bir şey. Fakat askerde ince hastalık denilen ve bir zamanlar salgın halinde çok cana mal olan bu hastalık Yasin’i askerde yakalar. Hava değişimi alıp köye gelen bu gence, kızın ailesi iyileşmeden kızımızı vermeyiz derler. O ana kadar olumlu giden havanın değişmesi Yasin’in dertlerini depreştirir ve İstanbul’da bir hastaneye yatırılmasına sebebiyet verir.
Gün geçtikçe ağırlaşan ve sağlığından ümit kesilen bu gencimiz, sevdalısı Ümmühan kızımıza şu dizeleri yazar ve elbisesinin içine koyar. Elbiseleri eline alan hanım kız şu sözlere şahit olur.
Hastane önünde incir ağacı
Doktor bulamadı bana ilacı
Baştabip geliyor zehirden acı
Garip kaldım yüreğime dert oldu
Ellerin vatanı bana yurt oldu
Mezarımı kazın bayıra düze
Yönümü çevirin sıladan yüze
Benden selan edin sevdiğim kıza
Başına koysun karalar bağlasın
Gurbet elde kaldım diye ağlasın
Aslında bu iki türkü değil bütün türkülerin ardında hafızalarda tazeliğini koruyan büyük hadiseler vardır. Şu anda bile bakın şehitlerimize, gazilerimize. Ya üç aylık gelin ya beş aylık bebek kalır geriye; artık onlar bakıp göremez ileriye.
Bura Yemendir gülü çemendir,
Giden gelmiyor acep nedendir? Derken Cihan harbinde kaybettiğimiz Hicaz ve güneyini;
Sarı Gelini dinlerken Doğu cephemizi;
“Çırpınırdı Karadeniz
Bakıp Türkün bayrağına
Ah ölmeden bir görseydim
Düşebilsem toprağına” derken Kafkaslar’ı;
“Çanakkale içinde vurdular beni
Ölmeden mezara koydular beni
Çanakkale içinde aynalı çarşı
Ana ben gidiyom düşmana karşı” derken unutulmayan yürek sızımız Çanakkale’yi, batı cephesini hatırlarız. Balkan türküleri ise bizi çok başka diyarlara alıp götürür…


