Bugün, 14 Mart 2026 Cumartesi

Kemal MENCELOĞLU


TÜRKÜLERDE SAKLI SIRLAR

TÜRKÜLERDE SAKLI SIRLAR


Türküler güçlü kültür, türküler büyük hazdır,

Kışa dönen kalplerde, çiçekler açan yazdır.

 

      Milletlerin kültür hafızası; anane, gelenek, görenek, müzik, türkü, şiir, destan, masal, hikaye, inanç ve sevdalarla yoğrularak oluşur. Öyle bir eşiğe gelir ki, hepsi bir noktada buluşur.

Coşkun bir ırmak ve çağlayan bir su gibi önüne gelen defolu, hatalı ne varsa hepsini siler süpürür götürür. Kalıcı olanlar kalır, gidici olanlar gider.

       Türküler; gönülleri tamir, güzelliği tarif, kötülüğü tahrip eder. Binlerce türkü vardır Anadolu’muzda. Her birinin temelinde ya bir sevda ya bir dava ya da bir hasret vardır. Çünkü hep deriz ya, gidip gelememek, gelip görememek, ya da murada erememek vardır bu hayatın içinde.

       Her bir türkü bir destan ya da bir kitaptır. Söylendikçe söylenen, okundukça okunan; gönüllere, gövdelere dokunan sanki birer ilahi nağme, yaralara sürülen şifalı bir merhem gibidir. Bazen yaraları dağlar, bazen göz yaşı döküp ağlar, bazen de serin selamet bağlar olup çıkar  karşımıza. Bazen güldürür, bazen düşündürür ve bazende öldürür.

        Çağlar öncesinden asırlar sonrasına mesajlar iletir türküler. Duygu, düşünce, aksiyon ve sevda yükü taşırlar. Kültür işçilerinin sırtında, şairlerin sözüyle, sanatçının sesiyle, yazarların kalemiyle taşınırlar geçmişten geleceğe.

 

ORDU’NUN DERELERİ

Koca bir imparatorluk yıkılmış, küllerinden yeni bir devlet doğmuş. 1930lu, kırklı yıllar, yaklaşık bir asır evvel.

      Yıllar  yıllar  önce Ordu’nun uzak köylerinden birinde iki genç  yaşarmış . Maddi durumu iyi olan Mehmet, maddi durumu onun kadar iyi olmayan genç kıza yani Hacer’e aşık olmuş. Genç kız o kadar güzelmiş ki, Mehmet’in aklını başından almış . Bu arada Mehmet  de çok yakışıklıymış . Genç kızları mezara dek peşinden sürüklermiş. Mehmet’le, güzelliği ile çevresini kırıp geçiren Hacer ‘in aşkı geçmişte  yaşanan büyük aşklara benzermiş.

       Haftanın belli günlerinde zerdali ağacının dibinde buluşurlarmış. Göz göze, diz dize akıp giden saatlerin farkına bile varmazlarmış. Fakat bu güzel beraberliği kıskananlar çokmuş. Köyün haset dolu diğer kızları çevirdikleri türlü entrikalarla bu tatlı beraberliği yıkıp atmışlar.

      Genç kızın aleyhine inanılmaz dedikodular üretmişler ve nihayet Mehmet’in sevdiğini ve de köyünü terk etmesine neden olmuşlar .  Böyle derin bir üzüntüyle gurbete çıkan Mehmet , geride gözleri yaşlı bir kız, dertli, yerinden kalkamayan yatalak bir ana bırakmıştır .

        Büyük bir acı içinde yüreği yanık kalan  Hacer kız,  her gün evinin yakınında akan dere kenarına gidermiş . Yıkadığı kar gibi beyaz  çamaşırları çitlere asarken dudaklarından eksik etmediği bir türküyle bütün köyü inletip dururmuş.

        Ne yazık ki, Hacer kızın bu feryadını ne Mehmet duyarmış  ne de araya giren iyi niyetli komşular bu işe bir çare bulurmuş . Tüm komşuların gidip geldiği ev yas evine dönmüş. O günden sonra aylar böyle gelip geçmiş . Ne Mehmet dönmüş ne de Hacer  gitmiş sevdiğinin yanına;  ama Hacer’in yüreği yanık, hep dertli  dertli söylermiş bu türküyü .

        Hacer, bugün dillerden hiç düşmeyen ve ulusal ve uluslararası bir değere ulaşan, sevda yüklü o meşhur türkünün sözlerini dudaklarında şöyle terennüm eder.

 

Oy Mehmet’im Mehmet’im, 

Sana küstüm demedim. 

Beni sana geçmişler, 

Vallahi ben demedim.

 

Ordu’nun dereleri

Aksa yukarı aksa

Vermem seni ellere

Ordu üstüme kalksa

 

Ordu’nun dereleri

Kara yosun bağlıyor

Kalk gidelim sevdiğim

Anam evde ağlıyor

 

Ah Ordu güzel Ordu

Yokuşu beni yordu

Şu Ordu’nun içinde

Gönlüm sana vuruldu

 

Oy bağlamam bağlamam

Zerdari dalı mısın

Yanık yanık çalarsın

Benden sevdalı mısın

 

Hacer kendini yollara, yellere vurur. Üzülür, kahrolur. Gönlünü kapatır bütün sevdalara…

 

      Hacer’in bu sözlerinde gerçeğin ta kendisi varmış . Ne çare ki, içli  kız , dertli kız, türküsüne vurduğu gamını derdini sevdiğine ulaştıramamış . Araya girenler de işin üstesinden gelememiş. Böylece yıllar geçmiş  aradan. Mehmet gurbette kalmış , Hacer kız da dere kenarında... Hem ağlamış hem söylemiş  ORDU’NUN DERELERİ türküsünü  ölünceye dek. O günden bu güne kadar bu türkü, günümüze kadar  gelebilmiştir.

 

YOZGAT TÜRKÜSÜ

Gider gelemezsin

Gelir göremezsin

Bu günden yarına

Ne olur bilemezsin

 

        Yozgat’ın ilçesi Akdağmadeni’nden Yasin ve Ümmühan severler bir birlerini. Bütün erkeklerin başından geçen askerlik gelir başa, ne söylense gider boşa. Askerlik gibi en kutsal vatan görevi yapılacak, düğün dernek muhtemel ki o zaman kurulacak. Bütün hayallerini o kutsal vazifenin sonuna kurarlar. İple çekerler o gelecek günü.

       Ancak ne varki Yasin askerlik yaparken dayanamaz sevdaya verem olur. İstanbul’da meşhur bir hastaneye getirirler. Gün geçtikçe acıları, ağrıları artar. Umutlar gittikçe tükenir, yolun sonu görünmeye başlar.

       Aileler bu gençler arasında beşik kertmesi yapmışlardır. Beşik kertmesi daha bebekken yapılan ve gençlerin haberinin olmadığı bir şey. Fakat askerde ince hastalık denilen ve bir zamanlar salgın halinde çok cana mal olan bu hastalık Yasin’i askerde yakalar. Hava değişimi alıp köye gelen bu gence, kızın ailesi iyileşmeden kızımızı vermeyiz derler. O ana kadar olumlu giden havanın değişmesi Yasin’in dertlerini depreştirir ve İstanbul’da bir hastaneye yatırılmasına sebebiyet verir.

      Gün geçtikçe ağırlaşan ve sağlığından ümit kesilen bu gencimiz, sevdalısı Ümmühan kızımıza şu dizeleri yazar ve elbisesinin içine koyar. Elbiseleri eline alan hanım kız şu sözlere şahit olur.

 

Hastane önünde incir ağacı

Doktor bulamadı bana ilacı

Baştabip geliyor zehirden acı

Garip kaldım yüreğime dert oldu

Ellerin vatanı bana yurt oldu

 

Mezarımı kazın bayıra düze

Yönümü çevirin sıladan yüze

Benden selan edin sevdiğim kıza

Başına koysun karalar bağlasın

Gurbet elde kaldım diye ağlasın

 

      Aslında bu iki türkü değil bütün türkülerin ardında hafızalarda tazeliğini koruyan büyük hadiseler vardır. Şu anda bile bakın şehitlerimize, gazilerimize. Ya üç aylık gelin ya beş aylık bebek kalır geriye; artık onlar bakıp göremez ileriye.

 

Bura Yemendir gülü çemendir,

Giden gelmiyor acep nedendir? Derken Cihan harbinde kaybettiğimiz Hicaz ve güneyini;

Sarı Gelini dinlerken Doğu cephemizi;

“Çırpınırdı Karadeniz

Bakıp Türkün bayrağına

Ah ölmeden bir görseydim

Düşebilsem toprağına” derken Kafkaslar’ı;

“Çanakkale içinde vurdular beni

Ölmeden mezara koydular beni

 

Çanakkale içinde aynalı çarşı

Ana ben gidiyom düşmana karşı” derken unutulmayan yürek sızımız Çanakkale’yi, batı cephesini hatırlarız. Balkan türküleri ise bizi çok başka diyarlara alıp götürür…