Bugün, 11 Şubat 2026 Çarşamba

Mehmet Ali AYDIN


YENİ YERLER YENİ YOLLAR

YENİ YERLER YENİ YOLLAR


 

GİDOSK ekibi olarak iki haftada bir gerçekleştirdiğimiz doğa yürüyüşlerimizi bu hafta bir yenisini eklemenin zevkini de 27 Kasım Pazar günü yaşadık. Her zaman olduğu gibi gerekli duyuruların yapılması ve güzergâh tespitinden sonra yürüyüşe katılmak isteyenler pazar sabahı saat 7.30’da belediye önünde toplandık. Ben her zaman ki gibi Ordu’dan ekibe dahil oldum. Yine her zaman olduğu gibi ufak tefek gecikmeler olmasına rağmen saat 7.45’te yola revan olduk.

Bu arada kimi yol arkadaşlarımızı yol boyu duraklardan aldık ve Aksu deresi havzasından yola koyulduk. Dereli ’de yarım saatlik çay ve çorba molasından sonra hareket eden kafilemiz Kotana’ da ikiye ayrılan yoldan Şebinkarahisar-Alucra yoluna saptı. Pınarlar Köyü’nden Yavuzkemal üzerinden kıvrılan yolları takip ederek Yuva Köyü’ne vardık.

Aslında hedefimiz yürüyüşün başlangıç noktası olan Hapan Köyü olmasına rağmen, Yuva Köyü’nde bulunan ve modern dünyanın pek bilmediği ama bizim çocukluğumuzda kullanılan çeşitli alet ve edevatın bir evin duvarına monte edilerek sergilendiği açık hava müzesini görmek istedik ve Yuva Köyü’ne geldik. Köy meydanında araçlarımızdan indik ve açık hava müzesinin olduğu bahçeye girdik.

Müzede neler yok ki! Çocukluğumda çoğunu kullandığım ve bir kısmının da kullanıldığına şahitlik ettiğim pek çok eşya var. Hangi birini sayayım. Tenekeden yapılan gaz lambası, camlı lamba, lüks (O dönemin en önemli aydınlatma aracı ve her evde bulunmazdı), değişik cins ve ebatta tartı aletleri (kantarlar) tarım aletleri, yaba, boyunduruk, kara saban, kağnı tekerlekleri, topraktan yapılma meşhur turşu küpleri. Bulgur dibeği ve döğme tokmağı, kütükten yapma çamaşır yıkama leğeni, kara lastik (bub bup), dirgen, taş el değirmeni. Kara körük ve neler neler.

Müze ziyaretimiz bitince yolculuk başladı. Yuva’dan Hapan’a doğru yola revan olduk. Yol boyunca yaşı yüz yılı aşan armut ağaçları ve yine geleneksel ahşap ve ince taş işçiliği isteyen klasik köy evleri size eşlik ediyorlar. Bunlar hep benim çocukluğum ve gençlik yıllarımdan kalma olunca ben de ister istemez bir nostalji yaşıyorum. Bir kilometrelik yürüyüşten sonra Demirci Düzü’ne doğru yola devam. Köyden ayrılınca kısa bir süre sonra artık her taraf bembeyaz kar örtüsü ile kaplı ve artık kar çiğnemeye başlıyoruz.

Artık rakın 1800-2000 metrelere doğru çıkıyor. Kar örtüsü de yürürken kendini hissettiriyor. Az da olsa yoruyor. Hava açık, hafif soğuk olsa da çok fazla hissetmiyoruz. Nihayet önümüzde Demirci Düzü. Artık hedef Susuz Yaylası. Zirvenin eteklerinden yaya yolunu takip ediyoruz, alt tarafımızda derin bir vadi. Ayağınız kaysa sanıyorum soluğu sağ salim giderseniz vadi de bulacaksınız. Kâh kıraç arazide kâh Orman içinden ilerleyerek öğle üzeri Susuz yaylasına varıyoruz ama artık hava kapalı ve keskin bir rüzgâr var. Soğuğu iliklerinize kadar hissediyorsunuz.

Susuz Yaylasında öğle molası. Sırt çantaları açılıyor. Gruplar halinde herkes çantasındaki nevaleleri ortaya koyuyor ve öğle yemeği saati. Bu arada biz de bir evin verandasının kapısını açıp oraya sığınıyor ve atıştırıp, açlığımızı yatıştırıyoruz. Size bir tavsiye sakın ola karnınızı tıka basa doyurmayın sonra yolculuğunuz işkenceye dönebilir. Çok fazla da su içmeyin. Bu da dost tavsiyesi olsun.

Artık yolculuk zamanı burada daha fazla kalmanın da bir manası yok. Yolcu yolunda gerek. Bir sonraki hedefimiz ilk mayıs yedisi şenliklerinin yapıldığı yer olan “Mayıs yedisi Panayır alanı”. Sisli, soğuk bir havada kar çiğneyerek panayır alanına varıyoruz ve burada ekip hatıra fotoğrafı çektiriyor ve artık Uzun Yaylaya doğru taban tepmeye başlıyoruz. Uzun Yaylada hala hayat belirtileri var. Kimileri yeni fırsatını (!) bulmuş inşaat işlerine devam ediyorlar. Kimi bacalardan nazlı nazlı kıvrıla kıvrıla dumanlar tütüyor.

Yolda gördüklerimizle ufak sohbetler, hâl hatır sormalarla yaylayı geçiyor ve yavaş yavaş iniş moduna giriyoruz. Bir süre sonra yolumuz ikiye ayrılıyor. Doğandüzü köyüne inen anayol belli. İşlek bir yol ve araç izleri gayet belirgin. Ben ve birkaç arkadaş bu yoldan devam ederken arkadan seslenerek bize geri dönmemiz gerektiği hatırlatılıyor ve tali yoldan gidileceği söyleniyor. Haliyle biz de kafileye uyup geri dönüyor ve ekiple devam ediyoruz.

Bu yol oldukça berbat çamurlu, ayakkabılarımızın altında ayrıca birkaç kiloluk ekstra yük taşıyoruz. Orman içinde kıvrıla kıvrıla ilerliyoruz bir müddet sonra yol bitiyor. Biraz meyilli bir çayırlık alanda ilerliyoruz. Nihayet o da bitiyor ve biz dik ve sarp bir ormanlık alana geliyor ve dayanıyoruz. Burada bir çıkış yolu arasak ta ne yazık ki yok. Bütün yollar çıkmaz. Sarp kayalıklar ve keskin eğim bizi engelliyor.

Ya geri dönüp başka yol arayacak ya da yol ayrımından esas yolu tercih edeceğiz veya iniş için son derece zorlu olan orman içini tercih edeceğiz. Ekip geri dönüyor ama ben tekrar geri dönüp o rampayı çıkmayı tercih etmiyor ve orman içinden bir çıkış yolu aramaya karar veriyorum ve onlara da: “Aşağıda buluşuruz” diyorum. Elime bir dal parçası bulup onun da yardımı ile dik yamaçtan inmeye başlıyorum.

Bu arada arkamdan bir ses duydum, tanımadığım ama sonra tanıştığım Gurbet isimli genç kardeşim: “Hocam bekle bende seninle geliyorum” diyor. Sağ olsun benim gibi yetmişlik delikanlıyı ne olur ne olmaz diye yalnız bırakmak istememiş. İyi de olmuş hem bana eşlik etti hem de önden giderek daha kolay inebileceğimiz yerler bulmaya çalıştı. Zaman zaman yolumuz sarp kayalıklara rastladı, bazen çok sık çalılıklara. Nihayet çok zorlu bir inişten sonra düz bir çayırlık alana geldik.

Buradan yaya yolunu takip ederek, sesler duymaya başladık ve bizim ekiple bir araya geldik. Biz onlardan daha çabuk aşağı inmişiz. Burada bulunan bir evin hemen yanında bulunan stabilize yoldan devam ederek Doğandüzü köyüne ulaştık ama artık ekibin çoğunluğunda yürüyecek hal kalmamıştı. 20 kilometrelik yorucu bir etabın sonunda Doğandüzü Köyü camii önünde rotayı sonlandırdık. Araçlarımız buraya kadar geldi ve bizleri aldılar.

Bu arada bir şey dikkatimi çekti. Her taraf meyve ağaçları ile dolu ve meyveler ağaçlardan dibine dökülmüş ama çürümeye terk edilmiş. Kimi ağaçlarda hala meyveler var. Ne yazık ki bunlar çürüyüp gidecek. Çocukluğumdan hatırlarım rahmetli babamla beraber komşu köylerden bize toplamamız için meyve ağaçları verirlerdi. Bizde gider zor şartlarda toplardık. Ya pekmez yapar ya da tavan arasında otların arasında saklar kışın tüketirdik. Artık her şeyin hazırına alışan insanımız bu zahmete katlanmak istemiyor galiba. Bilmem haksız mıyım?

Artık hareket ediyoruz. Bu defa hedef Süllü köyü. Arkadaşlarımızdan birinin tanıdığı olan aile bize “kara lahana” çorbası ikramında bulunacakmış. Yorgun, argın bize bu çorba ilaç gibi gelecek. Gerçekten de nefis bir çorba, yanında mısır ekmeği, turşu kavurması ve patates haşlaması bize ilaç gibi geliyor.

Şimdi geri dönüş ve ver elini Giresun. Her ne kadar sürçü lisan eyledikse af fola. Bir başka yürüyüşte görüşelim. Olur mu?