Bugün, 23 Ocak 2026 Cuma

Mehmet Ali AYDIN


ZAMANINDA ADALET!

ZAMANINDA ADALET!


“Kötülere acımak iyilere zulümdür. Zalimleri affetmek mazlumlara zulmetmektir.”

Toplumların ayakta kalmasını sağlayan en önemli faktörlerden biri de adaletin haktan yana tecelli etmesidir. Toplumda insanların bir birine güvenmesi, devletine, hâkimine, savcısına ve kurumlarına inanması ve güvenmesi bu kurum ve kişilerin adil olmaları ile doğru orantılıdır.

Kişinin doğruluğu ve dürüstlüğü de adil olması ile değer kazanır. Aksi durumda bunları iddia etmesi bile havada kalır.

Mahkeme binalarına yeni adıyla adliye saraylarına vardığınız da sizi karşılayan cümle “ Adalet Mülkün Temelidir” cümlesidir. Bu nedenle adalet olmayınca mülkünüzün temelleri olmuyor. Temelsiz bir bina ayakta duramazsa adaletli olmayan ülke ve devletler de ayakta kalamaz.

Adalette, ancak bu işle görevli kişilerin adil olması ve kanun yapıcılarının da yaptıkları kanunların adil olması ve haktan ve halktan yana olması mümkündür.

Adalet dağıtma hususunda toplumumuzun ve ülkemizin adil olduğunu söylemek oldukça zor. Osmanlının yükselme döneminin sonuna kadar olan dönemler hem devletin, hem de adalet sisteminin adil olduğunu, adalet dağıttığını hatta bu nedenle pek çok gayri müslimin bu sayede Müslüman olduğunu görmek mümkün.

Ne zaman ki adaletin terazisi şaşmış o zaman ülkede bozulma ve yozlaşmalar başlamıştır. Bir başka söylemle devletin yozlaşması ve bozulması ile adaletin terazisinin bozulması olayı ortaya çıkmıştır. 

Cumhuriyet dönemine baktığımızda adaletin terazisinin adil tarttığını söylemek mümkün değil. Herkes adaletten, yargı sisteminden şikâyetçi ve mağdur olduğunu iddia ediyor.

Çocukluğumdan hatırlıyorum, rahmetli dedemlerin yerinin hazine arazisi olduğunu iddia ederek şikâyetçi olan komşularının yalan söylediğini yerin kendi tapulu mülkleri olduğunu ispat etmeleri 70 yıl sürmüş, şahitlik edenlerin birçoğunun ve dedemin mahkemenin verdiği kararı görmelerine ömürleri yetmemiştir.

Hani söylerler ya “gecikmiş adalet adalet değildir”. Gerçekten de 70 yıl sonra gelen adalet adalet değildir.

Bugün hala İstiklal Mahkemelerinin, Yassıada Mahkemelerinin kararları tartışılıyorsa ve “sanığın idamına, şahitlerin bilahare dinlenilmesine” diye kararlar alınabiliyorsa orada haktan, adaletten, adil yargılamadan ve tarafsız mahkemelerden söz etmek mümkün değildir.

Toplumumuzda insanlara mahkemeden, hâkim ve savcıdan söz edildiğinde bir korku, çekingenlik ve endişe hâsıl oluyorsa orada bir sıkıntı var demektir. Aslında bu kelimeler geçtiğinde kim olursa olsun bir güven, itimat ve rahatlık duyması gerekir. 

Adalet hepimize lazım olan bir şeydir. O nedenle adalet kurumunun her türlü etkiden uzak tutulması ve mensuplarının görevlerini layıkıyla yerine getirmeleri için gerekli şartların oluşturulması hepimize düşen bir görevdir.

Mahkemeye giden ya da işi düşen bir vatandaşın orada haksızlığa uğramayacağını bilmesi ve oraya güven duyması hepimizin arzuladığı bir şey olacaktır. Aksi durumda toplumsal birlikteliğimizin ve bir birimize olan güven ve itimadımızın sağlanması mümkün olamaz.

Birbirlerinden davacı olan insanlar mahkemeye çıktıklarında mahkemenin vereceği karara güven duyabilmeli ve adaletli davrandığına kanaat getirebilmelidir. 

Yazımızı Nasrettin Hocamızın bir fıkrası ile bitirelim.

Nasrettin Hocamıza bir birinden şikâyetçi olan iki kişi gelir ve şikâyetlerini hocaya anlatırlar. Hoca birinci şikâyetçiyi dinler “sen haklısın” der.

Sıra ikinci kişiye gelir oda birinci ile ilgili şikâyetlerini sıralar. Onu da dinleyen Nasrettin Hoca ona da:

“Sende halksın” der.

Kapı aralığından olanları gözetleyen hanımı davaya müdahil olur ve Hoca’ya. “ Nasıl olur bir dava da bir kişi haklı olur sen ikisine de haklısın dedin” der.

Bunun üzerine Hoca “Hanım sen de haklısın” der. 

Demokrasinin olmazsa olmaz üçayağından biri ve en önemlisi olan Yargı tartışma konusu yapılmamalı ve bu mesleğin mensupları da kendilerini tartışılabilir hale gelecek bir ortam yaratmamalıdır.

Tuz kokarsa bundan hepimiz zarar görürüz. Yargı onun, bunun yargısı değil adaletin yargısı olmalıdır.