Menü Ordu Hürses Gazetesi
Muzaffer GÜNAY (ÇOCUK MASALLARI)

Muzaffer GÜNAY (ÇOCUK MASALLARI)

Tarih: 05.11.2022 07:20

AKILSIZ PADİŞAHIN AKILLI OĞLU

Facebook Twitter Linked-in

Ülkelerin birinde, bir bilinmez zamanda, bir padişah varmış. Bu padişah, biraz akıldan yoksunmuş. Akılsızlığı yüzünden, tuhaf hareketler yapar, sıradan insanları bile kendisine güldürürmüş. Devlet yönetiminde de çok beceriksizmiş. İşi gücü av ve eğlenceymiş. Akılsız padişahın 3 tane oğlu varmış.

Bu padişah, oğullarını kendisini ne kadar sevdiklerini merak etmiş. Bir gün, oğullarını başına toplamış ve en büyük oğlundan başlamak üzere:

-Beni ne kadar seviyorsunuz? Diye sırayla sormuş.

En büyük oğlu:

-Babacığım, seni altın kadar seviyorum, diye cevap vermiş.

Keyifli bir kahkahadan sonra padişah, aynı soruyu ortanca oğluna sormuş.

Ortanca oğlu:

-Babacığım, seni ballar gibi, tatlılar gibi seviyorum, demiş.

Padişah, memnun bir vaziyette yine kahkaha atmış.

Üçüncü oğlu ise, bu soruya şöyle cevap vermiş:

-Babacığım, seni tuz kadar seviyorum.

Padişahın morali bozulmuş. Öfkelenmiş, yüzünü buruşturmuş:

-Vay terbiyesiz vay!... Demek beni tuz kadar seviyorsun öyle mi? ben sana haddini bildirmeyi çok iyi bilirim, diye azarlamış küçük oğlunu.

Sonra, iki kese altın getirtmiş. Büyük ve ortanca oğluna birer kese vermiş. Onlara dışarı çıkmalarını söylemiş. İki kardeş çıkınca, padişah, ellerini çırpmış. Bunun üzerine hemen bir saray muhafızı içeri girmiş. Öfkeyle:

-Bana cellatları çağır! Diye bağırmış.

Saray muhafızı, yerlere eğilerek padişahın huzurundan çıkmış. Az sonra içeri iri yarı, korkunç yüzlü iki adam gelmiş. Öfkeden ağzından köpükler saçılan padişah, sert bir emir vermiş:

-Alın götürün şu terbiyesizin… Kafasını uçurun!

İki cellat, padişahın küçük oğlunu alıp saraydan ayrılmışlar. Altlara binip, dağlara doğru gitmişler. Küçük şehzadeyi bütün halk gibi, bu cellatlarda çok seviyorlarmış. Canına kıymak istememişler. Bir ceylan bulup keserek kanını, küçük şehzadenin gömleğine sürmüşler. Sonra da şöyle demişler:

-Şehzademiz! Biz, seni çok seviyoruz. Babana seni öldürdüğümüzü söyleyip, bu kanlı gömleği göstereceğiz. Sakın, bir daha geri dönme! Haydi, uzaklaş. Git, gidebildiğin kadar. İzini kaybettir.

-Buna çok sevinen şehzade, cellatlarla vedalaşıp atına binmiş ve yel gibi uçup gitmiş.

Yolu bir kasabaya düşmüş. Çok yorgun ve bitkinmiş.

Yaşlı bir kadın görmüş. Ona adeta yalvarmış:

-Anacığım! Ben uzaklardan gelen garip bir kimseyim. Ne olur beni yanına al. Senin oğlun olayım.

Kadıncağız, zaten yalnız yaşarmış. Oğlu gibi sevmiş şehzadeyi ve evine kabul etmiş.

Bir gün dışarıda gürültüler duyan şehzade, kadına bunun ne olduğunu sormuş. Yaşlı kadın, birazdan, padişah seçimi yapılacağını, bu nedenle insanların meydanda toplanmaya başladığını söylemiş.

Şehzadenin gözleri açılmış. Yaşlı kadından kendisini de o toplantı yerine götürmesini istemiş. Kadın önce, yabancı birinin orada bulunamaması gerektiğini söylemişse de ısrar karşısında kabul etmiş ve birlikte evden çıkıp meydana varmışlar.

Padişahı belirleyecek olan talih kuşu havada uçup duruyormuş. Herkeste derin bir heyecan varmış. “İnşallah, benim başıma konar!.” Diyenden geçilmiyormuş. Talih kuşu, biraz sonra, gelip şehzadenin başına konmuş. Herkesi bir şaşkınlık ve öfke sarmış. İtirazlar kabul edilmiş. Bir yabancının padişah olarak kabul edilmesinin mümkün olmadığı söylenmiş.

Bunun üzerine, talih kuşu tekrar havaya bırakılmış. Bu arada şehzadeye, meydandan uzaklaşmasını söylemişler. Şehzade, ne yapsın? Az öteki mezarlığın yanına gidip, bir ağacın altında oturmuş. Olacak ya. Talih kuşu gelip yine onun başına konmuş. Yine itirazlar başlamış.

Üçüncü defa da talih kuşu yine şehzadenin başına konmasın mı! Artık, kimse sesinin çıkaramamış. Ülkenin idaresini eline alan genç padişah, kısa zamanda büyük işler başarmış. Herkes yeni padişahtan çok memnunmuş.

Uzun yıllar geçmiş. Genç padişah, babasına bir mektup yazarak ülkesine davet etmiş. Baba padişah, bu daveti alır almaz, adamlarıyla beraber yola çıkmış. Biran önce genç padişah ile tanışmak istiyormuş. O gelmeden zengin bir sofra hazırlanmış. Fakat hazırlanan yemeklerin hiç birinde tuz yokmuş. Genç padişah böyle istemiş. Uzun yıllar geçtiği için oğlunu tanıyamayan baba padişah, yemekten sonra teşekkür etmiş. Fakat yemeklerin neden tuzsuz olduğunu sormadan duramamış. Genç padişah:

-Sizin tuzu sevmediğinizi biliyorum, demiş.

Baba padişah:

-Bunu nerden biliyorsunuz? Ben tuzu çok severim. Tuzsuz yemek neye yarar?

Genç padişah:

-Padişah Hazretleri! Bir zamanlar, sizi tuz kadar sevdiğimi söylemiştim de beni cellatlara teslim etmiştiniz. Oradan hatırlıyorum, diye cevap vermiş.

Beyninde şimşekler çakan baba padişah, genç padişaha dikkatle bakmış. Kendi oğlu olduğunu anlayınca, hemen ona sarılmış ve özür dilemiş.

İkisi de çok sevinçliymiş. Herkes duygulanmış…

Baba padişah ve oğul padişah o günden sonra mutluluk içinde yaşamışlar…

(Arap Masalı)

Acı tuz bile, varlığına ihtiyaç duyulduğunda, insana, bal kadar tatlı gelir. Yemeğe lezzet katan, içine atılan bir tutam tuzdur.

 


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —