Mehmet Ali AYDIN

Tarih: 05.02.2022 07:18

HATIRALAR HATIRLANDIKÇA-49

Facebook Twitter Linked-in

Benim göreve başladığım yıllarda Ordu Lisesi için Ordu’nun üniversitesi deniyordu. Oldukça köklü bir geçmişe sahip ve Ordu’nun önemli değerlerini yetiştiren bir kurumdu. Okulun o yıllarda mevcudu 3500’ün üzerinde idi. Adeta orta büyüklükte bir kasaba gibi. Sabahçı ve öğlenci olmak üzere çift tedrisat vardı. Genelde lise son sınıflar ile lise ikinci sınıfların fen bölümünde okuyan öğrenciler sabahçı, sözel bölüm ikinci sınıflar ile lise birinci sınıflar öğlenci idi.

Sabah dersler yedi buçukta başlar, akşam 18.30 kadar devam ederdi. Hele kış günleri yatsıdan sonra dersler biter, gece karanlığında eve dönebilirdiniz. İshak beyin raporunun bitmesi ile benim derse girdiğim sınıflar elimden alındı ve öğleden sonra derse giren diğer tarih öğretmenlerinde programa uygun sınıflar rastgele alınıp bana da program yapıldı ve öğleden sonra derslere başladım. Öğleden sonraya genelde sonradan gelen benim gibi taşralılara dersler verilirdi.

Kalburüstü ağır abi ve ablalar da sabahçı olurdu. Bizde rüştümüzü ispat edene kadar iki yıl öğlenci olduk ve genelde lise birinci sınıflara derse girdim. O yıllarda lise birinci sınıfta ikisi genel tarih, ikisi de T.C. İnkılap tarihi olmak üzere her sınıfa dört saat tarih dersi vardı. Dersine girdiğin 9-E ve 9-F sınıfı hepsi de iki yıllık öğrencilerden oluşuyordu. Oldukça da yaramaz olan bu sınıflardan öğretmenler pek de haz etmezlerdi. Benim için öğrencinin kaç yıllık olduğu değil de onlara ne verebilir nasıl yararlı olurum düşüncesiydi.

Onlara öncelikle kim olduklarını, neler yapabileceklerini ve kendilerini iki yıllık olarak görenlere nasıl ispat edeceklerini anlatarak, içinde bulundukları açmazdan kurtarmak için çalışma yapmalıydım. İşe bununla başladım ve derslerin başında onların moral ve motivasyonlarını artırıcı telkinlerle işe başladım ve kısa sürede bunun karşılığını da gördüm. Bana olan davranışlarından bunu anlayabiliyordum. Bugün onların pek çoğu önemli yerlere gelmiş ve başarılı birer insan. Zaman zaman karşılaştığımda benimle ilgili övgü dolu sözlerini duyunca bir öğretmen olarak mutluluk duyuyorum.

Bazen de tam tersi bir durumla karşılaşabiliyorsunuz. Sınıflarımın birinde bir gün ders anlatıyorum. Ben anlatırken öğrencilerden biri dersi sabote diyor ve çaktırmadan kasti olarak ince saz makamından acayip sesler çıkarıyordu. Sanki sabrımı zorlar gibiydi. Aslınsa tez canlı biri olarak sabırlı davranarak, sesi çıkaranı tam tespit edeyim faturasını ondan sonra keserim diye epeyce sabrettim. Sıralar arasında gezerek ders anlattığım için aranın birisine girince ses kesiliyor, diğer aralarda ise başlıyordu. Bir süre devam etti ve en sonunda yapanın arka sıralara yakın birisi tarafından çıkarıldığını tespit ettim.

Adını söyleyerek ayağa kaldırdım. Sonra Nasrettin Hoca’nın meşhur fıkrasını anlatmaya başladım. “Hoca bir gün eşeğine turşu yüklemiş ve pazarın yolunu tutmuş. Pazara varınca eşeğini bir Kazığa bağlamış ve turşusunu satmak için bağırmaya başlamış. Rahmetli hoca “Turşu var” der demez eşek başlıyormuş anırmaya. Hoca “Turşu” demeden eşek anırıyormuş. En sonunda hocanın sabrı tükenmiş, aldığı gibi odunu eşeğe saydırmaya başlamış, bir yandan da eşeğe söyleniyormuş: “Turşuyu sen mi satacaksın yoksa ben mi?”. Fıkrayı anlattıktan sonra öğrenciye dönerek “oğlum dersi sen mi anlatacaksın yoksa ben mi? Anlatacaksan buyur gel, anlatmayacaksan ağzını kapa der demez. Ziya Paşa’nın beytini uyguladım: “Kabahat işleyeni nus ile etmeli tekdir. Tekdir ile uslanmayanı hakkı kötektir.”

Bu uygulama bütün sınıflarda duyulunca oldukça rahat ettim. Hatta bazı öğrenciler “Yumuşak atın çiftesi sert olurmuş.” Atasözünü söyleyerek bu olayı diğer arkadaşlarına anlatınca birden okulda meşhur olduk. Artık öğrenciler beni görünce biraz daha dikkatli davranmaya başladılar. O sene sınıflarımın içinde bir iki tanesi de tesadüfen çok çalışkan öğrencilerden meydana geliyordu. Onların pek çoğu bugün çok önemli yerlerde görev yapıyorlar. İçlerinde doktor, mühendis, uzman doktor olan pek çok öğrencim var.

Okula yeni geldiğim sıralardı. O yıllarda 24 Kasım öğretmenler turnuvası yapılıyormuş. Öğretenlerden oluşan bizim okulun takımı da turnuvada yer aldığından, ben de okulda öğretmenlere göre yaşı biraz daha genç olunca Beden Eğitimi öğretmenimiz Orhan Tokcan ‘da benim fiziki yapımı görünce dikkatini çekmiş ve bana bir gün hocam sporla aranız nasıl diye sordu. Ben de kendisine pek fena sayılmaz biraz anlarım dedim. O zaman yarın salonda çalışmamız var istersen gel, dedi. Ben daha önce Ordu Lisesi’ne gelmeden önce her gittiğim yerde ve gençliğimde amatör liglerde oynamış birisiyim. Kısa zamanda kendimi gösterince öğretmenler takımında yerimi almış oldum.

Hemen hemen her mevkide oynayabiliyordum, önceleri defansın ortasında oynamaya başladım ve oldukça da başarılı olduğumu söyleyebilirim. Bu iş daha sonra yıllar geçip yaşlandıkça kaleciliğe terfi ettim. Bu mevkide de oldukça başarılı oldum ve hala zaman zaman arkadaşlar anlatır. Hatta bazıları attıkları bir golü bile ballandıra ballandıra anlatarak hava atarlar.

Yeni okuluma alışmaya başladım. Artık yeni bir maceraya kürek çekmeye başladık. Bu okulda dört yılım geçti. Birbirinden ilginç yaşadıklarımı dilimin döndüğü kadar yazmaya devam ederiz inşallah.

 


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —