Menü Ordu Hürses Gazetesi
Mehmet Ali AYDIN

Mehmet Ali AYDIN

Tarih: 28.12.2022 08:50

HATIRALAR HATIRLANDIKÇA-63

Facebook Twitter Linked-in

Bir eğitimci ve öğretmen olarak bugün eğitim sistemine, eğitmeye çalıştığımız öğrencilere ve onları eğiten öğretmen profiline baktığımda içim acıyor. Zaten sistemin adı üzerindeki sistem olduğuna da inanmıyorum. Adı “Milli” olan bir sistemin yetiştirdiği öğrencilerin de milli olması gerekiyor. Yetiştirdiğimiz gençlerimize bakalım; fikri, zikri, inancı ve ideoloji ne olursa olsun acaba kendisi “Milli” mi? 

Eğer diyorsanız ki Milli, o zaman üniversiteyi bitiren gençlerimizin hedefi neden acaba bir batılı ülkeye kapağı atmak. Orada daha bol kazanç elde edip, daha bolluk içinde ve zengin bir hayat yaşamak. Geçenlerde de tıbbı bitirmiş, doktor olmuş bir genç, kapağı yurt dışına atmış ve diyor ki: “Türkiye bir doktor kaybetti Almanya bir temizlik işçisi kazandı” (!). Koca bir tıp fakültesini bitirmiş kocaman adamın ufkuna bakar mısınız? Bu adam Türkiye’de kalsa ne olur ki?

Arada bir de olsa eğitim sistemi ile ilgili birkaç kelam edeyim diyorum ama bir türlüde elim varmıyor. Birkaç gün önce idi. Bizim ev Devlet Hastanesinin hemen yanında ve hemen evimizin çok yakınında da Atatürk Lisesi var. Bu okulun bende ayrı bir yeri de var. Kurucu idarecilerinden biri de benim ve dile kolay on üç yıl Müdür Başyardımcılığı ve dönem dönemde müdür vekilliğini yaptım. Hatta bir yıl boyunca iki ayrı binada eğitim yaptık, birisi okuldan neredeyse bir kilometre uzaktaki Hürriyet İlkokulunda idi. Sadece iki idareci 1800 mevcutlu okulu bir yıl boyunca idare ettik ve o dönem okulun en başarılı olduğu dönemlerden biri idi.

Neyse meseleye gelelim. Birkaç gün önce evden yaya yola çıktık ve Atatürk Lisesinin hemen köşesinde genç bir kız öğrenci (Öğrenci diyorum öyle görünüyordu) sırtında çantası, bir elinde sigarası bir elinde akıllı telefon bir yandan yazışıyor, bir yandan da duvara sırtını dayamış sigarasını tüttürüyor. Hani derler ya;” Bir elinde cımbız bir elinde ayna, umurunda mı dünya” misali hiçbir şey umurunda değil. 

Bu olayı bir tanıdık okul müdürü ile paylaşınca o da: “Oooo hocam o gördüğün nedir ki? Daha neler var neler. Ne rezaletler bir bilseniz” dedi ve neler anlattı neler ki yüzüm kızardı. Bu çocuklarımız nereye gidiyor ve bunun sonu ne olacak. Ayrıca bu kılık kıyafet serbestisi de nedir ki kimin ne olduğu belli değil! Öğretmen kılığı kıyafetiyle öğretmene, öğrenci de kılığı ve kıyafeti ile öğrenciye benzemiyor.

Belki manzara tam bu da olmayabilir, mutlaka iyi öğrenim görmüş ve başarılı olan, değerlerine bağlı iyi öğrenciler de vardır ama genel manzara tam tersi olunca insan ister istemez dertleniyor. Nereye gidiyoruz sorusu aklımıza geliyor.

Bizim çalıştığımız dönemlerde de zaman zaman böyle anormalliklerle karşılaşıyorduk ama genelde durum çok daha iyi gibiydi. Gerçi hep söylüyoruz “gelen gideni aratır” diye. Demek ki gelecekte bu günleri de arayacağız. Allah sonumuzu hayırlı eylesin. 

Anlatacağım olay bire bir yaşadığım bir olay…

Uzun yıllar öğretmenlik ve idarecilik yaparsanız, ilginç olaylarla karşılaşmanız, yaşamanız ve görmeniz mukadder oluyor. Bunların bir kısmı da ders alınması gereken ibretlik üstelik.

Yanılmıyorsan 90’lı yılların ortası 95-96 öğretim yılı olmasın muhtemel. O yıllarda Ordu Atatürk Lisesi ilimizin en gözde liselerinden biri, bende Müdür başyardımcısıyım. Okulumuzda çiftli öğretim var, sabah 7.30’da başlıyor akşamın 6.30’una kadar dersler devam ediyor.

Bilhassa kış mevsiminde okulun dağılma saati neredeyse yatsı namazına denk geliyor. O zaman okulun bulunduğu mahalle bu günkü ki gibi meskûn değil. Okuldan hastane yoluna kadar yer yer karanlık, sokak lambaları de yetersiz ve dolayısıyla özellikle kız öğrencilerimiz için çok da tekin değil. Dağılma saati gelince okula çok yaklaşamasalar da serseri takımı dağılma saatinde okul yakınlarında pusu yatıp kız tavlama peşindeler. Tabii ki bunlara umut verenler de yok değil. Ben de genellikle o saate kadar okulda olduğum için öğrenciler okuldan çıkınca uzaktan takip ediyorum ki herhangi bir olumsuz durum olmasın.

Yine böyle bir akşam, okulun tamamen boşalmasını bekledim. En son iki tane kız öğrenci okulu terk ettiler, bende güvenli bir şekilde eve gidebilmeleri için yola kadar arkadan takip ettim. Hastane yoluna çıkınca kızlardan biri karşı kaldırıma geçti, diğeri bulunduğu kaldırımdan yoluna devam etti.

Karşı kaldırıma geçen kızımız, karşı kaldırımda kendisini bekleyen 8-10 yaş büyük, saçı sakalı karışmış ve serseri kılıklı biri ile buluşup, gayet samimi bir şekilde şen şakrak yola devam etti. Bu benim dikkatimi çekti. Bu hanımefendiyi takibe aldım. Herkes okulu terk ettikten sonra okuldan yine aynı kız öğrenci ile çıkıyor. Yine aynı yoldan gidiyor ve karşı kaldırıma geçiyor ve o serseri kılıklı ile buluşuyor. Birkaç gün takipten sonra sahne değişmeyince duruma el koymak hasıl oluyor. 

Kız öğrenciyi idareye çağırıp biraz sorgulayınca, önce akrabamdı, yok amcamın oğlu idi, dayımdı diyerek biraz yalan kıvırdı ise de sonradan hakikati anlatmak zorunda kalmıştı. Kızımız daha lise birinci sınıfta 14-15 yaşlarında bir şey. Daha o yaşta kendi deyimiyle “sevgili yapmış”. Ben de kendisine ertesi gün babasının okula gelmesini, aksi takdirde gelmezse kendisinin de okula gelmemesini tembih ettim. Ve annesinin değil babasının gelmesini özellikle söyledim. Böyle konuları bayanlarla konuşmak biraz sıkıntılı oluyor ve ona durumu anlatmakta zorlanıyorsunuz.

Anne gelse onunla bu konuyu doğru dürüst konuşamam, konuşsam bile netice alamayacağımı tecrübelerimle biliyorum…

Ertesi gün nöbetçi öğrenci bir bayanın benimle görüşmek istediğini söyleyince odaya getirmesini söyledim. Bayan içeri girdi. Son derece modern giyimli, bol miktarda makyajlı süslü, püslü bir hanım.

“Buyurun hanımefendi” dedim. “Müdürüm beni çağırmışsınız” dedi. Ben de “Hanımefendi kusura bakmayın ben sizi çağırmadım, galiba yanlışınız var” dedim. “Yok, yok beni çağırmışsınız ben falancanın annesiyim” dedi. Hanımefendi yanlışınız var ben onun babasını çağırdım. Kadın: “Hocam babası gelirse işin sonu kötüye varır” demesin mi.

Çaresiz olup biteni bayana anlattım, dikkat etmezlerse, böyle devam ederse, dönüşü olmayan pişmanlıkların olabileceğini, bu nedenle çocuklarına dikkat etmelerini, kontrol etmelerini ve takip etmelerini rica ettim. Aklım sıra yol göstermeye çalıştım.

Hanımefendi ne dese beğenirsiniz?

“Hocam hangi çağda yaşıyoruz, yirminci yüzyılın sonuna geldik, eski anlayışlar değişti, kızım hayatı yaşayarak öğrenecek” demez mi…

“Kusura bakmayın hanımefendi, özür dilerim ne ben sizi çağırdım ne de siz okula geldiniz. Bu konuyu hiç görüşmedik, güle güle” dedim.

Sonrası ne mi oldu?

Kız okul sona ermeden o serseri kılık delikanlı ile kaçtı, okulu terk etti. Sonra ailesinin rızası olmadan evlendi ve bir sene geçmeden hamile iken boşandı ve ailesinin yanına dönmek zorunda kaldı. Birkaç defa annesinin yanında ve yanında çocuğu olduğu halde caddede denk geldim. İkisi de yüzüme bakamadı.

Sonrası mı? Artık beni ilgilendirmiyor da bu sıralar bu gibi şeyleri gündeme getirenleri linç ediyorlar da.

Hani atalarımız demiş ya: “Kızı kendi haline bırakırsan ya davulcuya varır ya da zurnacıya”. O nedenle geleceğimizin güvencesi olan çocuklarımıza diğer işlerimiz kadar özen, ilgi ve alaka göstermezsek ileride üzülmenin, pişman olmanın ve dövünmenin faydası olmaz… 

 

 

 


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —