Hatıraları yazmaya uzun bir ara verdik galiba. Önce 2009’da sıraya yazıldığımız ve 2020 de çekilen kura ile çıkan hac yolculuğumuzun ilk olarak pandemiye takılıp iki sene gecikmesi, ardından bizim yaşımıza takılıp bir sene ertelenmesi nedeniyle bu sene “Hac Farizasını” yerine getirmek için 31 Mayıs-8 Temmuz Tarihleri arasında “Kutsal yolculuk” ta olmamız. Arkasından bağ-bahçe ve fındık işleri nedeniyle ancak bugün fırsat bulduk ve yazmaya başlayabildik.
En son hatıramı yazarken siyasilerle olan münasebetlerimi anlatıyordum ve devam edelim dedim. Refah-Yol döneminde TEDAŞ’a Müdür Yardımcısı olayını anlatmış ve il başkanı ile milletvekilinin, özür dileyerek belirteyim “sidik yarışına” takılmıştım. İşim olmamıştı. Aradan biraz zaman geçtikten sonra siyasilere yine işimiz düşmüştü. Bu defa şahsi işimiz değil de okulumuzun bir işi vardı onun için siyasilerden yardım istemek durumunda kaldık.
Atatürk Lisesi’nin şu an bulunduğu bina 90 öncesi yapılmış, 90 yılında bizde bu binaya taşınmıştık. Alelacele taşındığımız için de okulun yapılması gereken bazı eksiklikleri vardı. Bunların başında da okulun kuzey cephesinde yer alan çevre duvarı idi. Duvar deyince de basit bir şey değildi. Yaklaşık yüz elli metre uzunluk ve 10 metre yükseklik. Bunun bizim çabamızla yapılması mümkün değildi ve her yıl 10-15 metre yapacak kadar ödenek geliyor ve o kadar duvar yapıyoruz ve bu yapım işi yılan hikayesine dönüyordu.
96 yılının sonları idi, okul müdürümüz MHP kökenli ben de Müdür Başyardımcısı Refah kökenli. Müdürümüzle birlikte hükümetin iki ortağının Ordu Milletvekillerine birer dosya takdim edelim ve onlardan yardım isteyerek ödenek çıkartalım ve yılan hikayesine dönen duvar işini bitirelim dedik. Duvar bir an önce yapılması okulun kuzey taraftaki bahçesinin göçmesi-uçması işten bile değildi. Bahçe göçerse okulda yıkılabilirdi.
Nitekim çok sonraları yanlış hatırlamıyorsam 2020 yılında aşırı yağışlardan beton duvar yıkılmış ve okulun bahçesinin batı bölümü uçmuştu. Konu yerel ve ulusal basın ve yayın organlarına konu olmuştu. İşte biz de bu duvar işi bir an önce hallolsun diye böyle bir girişimde bulunmak istedik.
Elimizde birer ihale dosyası müdür beyle ben harekete geçtik. Ben dosyası Refah Partisi milletvekiline Müdürümüzde MHP milletvekiline verecek ve böylece iki koldan işi daha kolay ve garantili halledeceğiz. Tabi bize göre. Ama kazın ayağı hiçte öyle olmuyor.
Refah Milletvekili Ordu’ya geldiğinde bugünkü “Özkök” marketin bitişik sokağında bir manifaturacı var ve ona uğruyor, sanki orası onun Ordu’da ki bürosu gibi kullanılıyor. Bende bunu bildiğim için onun Ordu’da olduğunu haber aldığım bir gün dosyası koltuğuma sıkıştırdım ve o dükkâna doğru yola koyuldum. Dükkâna girdim, selam verdim ve sayın vekilimizi görmek istediğimi beyan ettim. Ben kendimi tanınmış biri sandığım için ismimi söylemeyi aklıma getirmedim. Öyleye koca okulun koca baş muavinini nasıl tanımazlar, bir de üstelik Refahlıyım da. Bizim ki oralı bile olmadı. Beni hiç takmadı ve suratıma şamar atar gibi “Vekilimiz burada değil, bugünde buraya hiç uğramadı” dedi.
Ben durumu kurtarmaya çalışarak “Beyefendi galiba beni tanımadınız, ben Atatürk Lisesi Müdür Başyardımcısı Mehmet Ali Aydın’ım” dedim. Dükkân sahibi birden tornistan yaparak “ Hocam kusura bakmayın birden sizi çıkaramadım, tanıyamadım” dedi. Arkasından tekrar “Sayın vekilimiz burada yok” derken, dükkân içinde bölünmüş ve kapalı olan bir bölmeden sayın vekilimiz …. çıktı ve biraz da tebessüm ederek o sen misin?” dedi. Ben bozuntuya vermeden “sayın vekilim o dediğiniz de kim” deyince. “Bizim çocuklar senden çok bahsettiler, methettiler ve bürokraside bir kardeşimiz var onu hala bir yere getiremedik. Onu bir yere getirmemiz lazım diyerek senden söz ettiler” dedi. Meğer partili genç arkadaşlar benden dolayı vekile serzenişlerini belirtip bana karşı yapılan vefasızlığı ve TEDAŞ olayındaki rezaletten dolayı milletvekiline sitem etmişler. Vekil de bu olaydan dolayı bana hitaben: “O sen misin?” diyor. Biraz benimle ilgili arkadaşların anlattıklarından söz ederek benim gazımı aldı. Bende geliş sebebimin bu olmadığını, gelme nedenimin ne olduğunu anlattım ve dosyayı kendisine takdim ettim.
“Tamam ona bakarız, ben de seninle buluşup konuşmak istiyordum. Seninle ilgili bir düşüncem var.” Mevcut kültür müdüründen bahisle: “Bu müdür bizim adamımız değil, bize de arada yanlış ve yamuk yapıyor. Ben bunu görevden aldıracağım. Bununla çalışmak istemiyoruz. Seni buraya düşünüyorum” dedi. Neye gitmiştim, neyle karşılaştım. Sonra devamla: “Kültür Müdürlüğünü yapabilir misin?” dedi. Ben de “sayın vekilim arkadaşlar benimle ilgili gerekli bilgileri size zaten vermişler, burada tekrar meziyetlerimi saymama gerek yok. Yaparım dersem kendimi methederim. Yapamam dersem de kendime hakaret ederim” dedim.
Hem benim anlayışıma göre de “Görev istenmez verilir. Devletim bana hangi görevi verirse elimden geldiği kadar yaparım. Şimdiye kadar öyle oldu ve verilen görevleri layıkı ile yapmaya çaba gösterdim. Şimdi de böyle bir görev verilirse elimden geleni yaparım, yapamazsam da istifamı veririm” dedim.
“Tamam o zaman bu konu üzerinde biraz düşünelim. Sen de istihareye yat ve bunun hayırlımı olup olmayacağına bir bak” dedi. İlk defa böyle bir şeyle karşılaştım. İstihareye yatacağım. Alt tarafı bir müdürlük ve ben bu dünyalık için istihareye yatacağım ve hayırlı mı değil mi bakacağım. Yok daha neler. Bana müdürlük lazım değil ama ona biri lazım. Öbürünü kullanamamış beni kullanacak. Bende devreler karıştı ve “sayın vekilim hayırdır yoksa bana şeyhlik makamı mı vereceksiniz de Cenab-ı Allah’ı da bu işe katacağız. Alt tarafı kıytırık bir müdürlük, olsan ne olur, olmasan ne olur” dedim.
Der demez dosyayı aldığım gibi oradan ayrıldım.
Aradan çok geçmeden “meşhur” 28 Şubat muhtırası verildi ve kısa bir süre sonra da “Refah-Yol” hükümeti yol ayırımına geldi. Hükümete 28 Şubat tarihli Milli Güvenlik Kurulu toplantısında tarihimize kara bir leke olarak düşen ve “bin yıl sürecek” denilen kararlar hükümete uygulaması konusunda dayatıldı. Bu kararların uygulanması hükümetin intiharı ve kendisini inkârı anlamını taşıyordu. Hükümetin diğer ortağı DYP Genel Başkanı protokol gereği Hocanın istifa edip başbakanlığı kendisine bırakması halinde durumun normalleşeceğini üzerine Rahmetli Erbakan Hoca daha önce koalisyon mutabakatı doğrultusunda görevi bıraktı, istifa etti. Beklenti Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in görevi protokol gereği görevi DYP Genel Başkanı Tansu Çillere vermesi idi. İstifa da bu yüzden gerçekleşmişti. Demirel yapacağını yapmış beklentinin aksine görevi Tansu Çiller yerine seçimlerden üçüncü parti olarak çıkan Anavatan Partisi Genel Başkanı Mesut Yılmaz’a vererek bir skandala da imza atmıştı.
Çünkü Mesut Yılmaz 28 Şubat kararlarını “siyasi hayatıma da mal olsa” uygulayacağım sözünü vermişti. Mesut Yılmaz 30 Haziran 1997 de dışarıdan CHP’nin desteklediği ANASOL-M hükümetini kurmuştu. Hükümet kısa sürede kararları uygulamaya başlamış, başörtüsü yasağı ve zulmü binlerce insanı işinden, aşından etmiş, yüzlerce başörtüsü mağduru kızımız yurt dışına okumak için gitmiş, üniversitelerde “ikna odaları kurularak” ya ikna ile ya da zorla kızlarımızın başörtüsü açılmıştı. Bu arada Refah-Yol hükümetinin atadığı amir ve memurlar yer savurur gibi görevlerinden uzaklaştırılarak anarşi ve terörün kol gezdiği yerlere sürülmüş, bunların çoğu görev yerine gidemeyerek istifa etmişti.
Bu fırtınadan ben de kıl payı kurtulmuştum. İstihareye yatıp, kültür müdürlüğü görevinin benim ve memleket için hayırlı olacağını görsem, görevi kabul etsem ve atanmış olsaydım 28 Şubat kararlarından ve hükümetin değişmesinden dolayı harita üzerinde yer beğenmem gerekecek ve akıbetimin ne olacağını Allah bilecekti. Allah’tan istihareye yatmamış ve bu fırtınadan kurtulmuştum.
ANASOL-M hükümeti Türk Bank ihalesindeki yolsuzluk nedeniyle CHP’nin dışardan desteğini çekmesi ile 11 Ocak 1999 da Bülent Ecevit 56. Hükümeti kurmuştu. Bu dönemde de biz yağmurdan kurtulmuş ama doluya tutulmaktan kurtulamamıştık. Bu hikâyeyi de burada bitirelim ve fazla uzatmayalım. O bölümü de başka bir yazının konusu yapalım inşallah.
Genelde şahıs isimleri vermeden kimseyi rencide etmeden hatıraları nakletmeye çalışıyorum. He ne kadar sürçü lisan ettikse af fola.