Bir varmış, bir yokmuş. Eski zamanlarda bir padişahın üç kızı varmış. Bu kızların evlenme yaşı gelmiş. Hatta ikisinin evlenme yaşı geçmek üzereymiş.
Bu üç kız, evde kalma korkusuna kapıldıkları için, Bostancıbaşı’nı çağırmışlar. Kendileri için birer karpuz satın alıp getirmesini söylemişler.
En büyük kız:
-Bana alacağın karpuzun içi tamamen geçmiş olsun, demiş.
İkincisi:
-Benimki, biraz geçmiş olsun, demiş.
Üçüncüsü de:
-Benimki ne geçmiş ne ham olsun, tam olgun olsun, diye söylemiş.
Bostancıbaşı, hemen pazara inmiş. Kızların istediği özelliklere sahip karpuzları alıp getirmiş. Kızlar, bu karpuzları babalarına göndermişler.
Karpuzları kesen padişah, kızlarının ne demek istediğini anlamış. Önce büyük kızını çağırmış:
- Nasıl biriyle evlenmek istersin?
Kız:
- Babacığım, siz nasıl uygun görürseniz, demiş.
Padişah, ikinci kızma aynı soruyu sormuş. Ondan da büyük kızından aldığı cevabı almış. Üçüncü kızına da aynı soruyu sormuş. Genç ve güzel olan en küçük kız:
-Babacığım, ben yaşıma uygun biriyle evlenmek isterim, demiş.
Padişah, en büyük kızını baş vezirin oğlu ile ikinci kızını vezirlerden birinin oğlu ile evlendirmiş. Fakat en küçük kızının, seçimi kendisine bırakmadığı için saygısızlık ettiğini düşünerek çok öfkelenmiş.
Bu yüzden ülkenin en tembel, en işe yaramaz gencini bulmuş. Küçük kızını onunla evlendirmiş. Bu genç, son derece tembelmiş. Hiçbir iş yapmazmış. Adı, Miskin Ali’ye çıkmış. Miskin Ali’nin bir de annesi varmış. Bir gün, Miskin Ali, biraz dolaşmak istemiş. Annesi, kocaman oğlunu sırtına alıp kıra götürmüş. Onu bir ağacın altına bırakıp eve dönmüş. Akşamüzeri gelinine:
-Ben, oğlumu almaya gidiyorum, demiş.
Gelin:
-Anne, sen dur. Koca adam, kendini sana taşıtmaya hiç utanmıyor mu? Onu, ben getiririm.
Kaynanası, itiraz ettiyse de sonunda susmuş. Küçük sultan, eline bir sopa almış. Gidip kocasını bulmuş. “Ayıp, günah! Koskoca adamsın. Çalışmadığın gibi, bir de kendini annene taşıtıyorsun. Bundan sonra çalışıp para kazanacaksın ve eve öyle geleceksin.” Diyerek ağzına geleni söylemiş.
Miskin Ali, yollara düşmüş; bir şehre varmış. Akşamüzeri, hamallık yaparak kazandığı beş-on kuruşla evinin kapısına gelmiş, içeri girmeden:
-Anne, hanımın elinde sopa var mı? Diye sormuş.
-Var.
-Öyleyse, içeri girmiyorum. Alın şu paraları, demiş ve gitmiş.
Bu şekilde birkaç gün geçmiş. Sonunda bir tüccar, Miskin Ali’yi Kervancıbaşı yapmış. Çok para vereceğini söylemiş. Ali, annesi ve hanımı ile vedalaşarak uzak ülkelere doğru bir yolculuğa çıkmış. Giderken yolları bir çöle düşmüş. Suyu tükenen kervan burada durmuş. Miskin Ali’yi bir kuyuya indirmişler. Miskin Ali, kovaya su doldurup yukarı gönderiyormuş. Kervandaki insanların ve hayvanların susuzlukları geçmiş.
Bu arada Miskin Ali, kuyunun dibinde bir kapı görmüş. Kapıdan içeri girmiş. Kendini kocaman bir köşk içinde bulmuş. Köşkte güzel bir kız görmüş. Kız: “Beni bu kuyudan kurtar.” diye dil dökmeye başlamış. Miskin Ali:
“Sen burada bekle. Seni yukarı çıkarırsam, belki sana kötülük ederler. Ben, kervan geri dönerken iki atla gelir, seni alırım.” Demiş. Sonra köşkün bahçesine çıkmış. Birçok nar ağacı görmüş. Heybesine nar doldurarak kuyudan çıkmış.
Meğer bu narlar gerçek değilmiş. Miskin Ali, kervanla yola koyulmuş. Küçük bir şehirde eski bir arkadaşı ile karşılaşmış. Onunla nar dolu heybesini annesiyle hanımına göndermiş. Uzun zaman sonra, nar dolu heybeyi alan kaynana ve gelin, yemek için narlardan birkaçını kesmişler. Keser kesmez, narların içinden inciler, zümrütler, elmaslar dökülmüş...
Öbür taraftan Miskin Ali, uzun bir yolculuktan sonra büyük paralarla geri dönerken, bir şehre uğramış. Miskin Ali, oradan iki at alarak gelmiş. Kızın bulunduğu kuyuya inmiş. Onu kuyudan çıkarmış. Kız, bir beyin kızı olduğunu, babasının düşmanları tarafından buraya getirildiğini söylemiş.
Miskin Ali, ceylan gözlü güzel kızı, babasına teslim etmiş. Yaptığının karşılığı olarak verilen bir tepsi altını alarak evine dönmüş. Gerçek olmayan, yapma narların içinden yakutlar, inciler, zümrütler ve elmaslar çıktığını öğrenince çok sevinmiş.
Miskin Ali, o günden sonra, annesinin, hanımının ve padişah kayınpederinin değer verdiği bir kişi olarak sarayında mutlu bir şekilde yaşamış...
(Türk Masalı)