Bir varmış, bir yokmuş, eski zamanlarda bir padişah varmış. Bu padişah, hasta olmuş. Sırtında öyle bir yara çıkmış ki, hiçbir hekim onu iyileştirememiş.
Yaranın verdiği acıyla sabahlara kadar inlermiş. Padişahın iştahı da kesilmiş. Yemek yiyemezmiş. Günler geçtikçe iyice zayıflamış. Bu padişah, hizmetçilerinden biri ile hastalığını konuşurken:
- Benim derdime bir çare bulmanı istiyorum, diye emir vermiş.
Hizmetçi:
-Ben öyle birini tanıyorum padişahım, demiş.
-Kimdir o?
- O, bilge birisidir padişahım. Onun duası, Allah katından geri çevrilmez. Onu çağırtınız ve derdinizi söyleyiniz.
Padişah, hemen bu kişiyi çağırtmış, derdini anlatmış. Ondan, derdine şifa vermesi için Allah’a dua etmesini istemiş. Bilge kişi, padişaha şöyle demiş:
-Ben, senin için dua edemem.
Padişah, hayret içinde:
-Neden? Bana karşı bu cesareti nasıl gösterebiliyorsun? Demiş.
Bilge adam:
- Çünkü sen, halkına çok kötü davranıyorsun. İnsanları haksız yere zindanlara attın. Herkes, senden şikayetçi. Bu durumda ben, sana dua edemem. Aklını başına al, kötülükten vazgeç. İnsanların rahatladığını göreyim. Ondan sonra senin için dua edebilirim.
Padişah, öfkelenmiş. Ama, söylenen sözlerin doğruluğu karşısında susmaktan başka çaresi yokmuş.
O günden sonra halka kötülük yapmaktan vazgeçmiş.
Bunun üzerine bilge kişi, padişahın sağlığı için dua etmiş. Padişahın sağlığı kısa sürede düzelmiş. Buna çok sevinen padişah, bilge kişiye torbalar dolusu altın vermek istemiş. Fakat, bilge kişi, bu altınları almayacağını söylemiş. Sonra, padişaha şu öğütleri vermiş:
-Bundan sonra, dikkatli ol. Bencil olma. Halkına adil davran. Kendini değil, halkını düşün. Her zaman yakalandığın dertten kurtulamayabilirsin...
(Türk Masalı)